| |
Artık
düğünlerin Top 2’si Carmina Burana ve 10. Yıl Marşı. Geçenlerde
bir öğrencimin tanık olduğu sokak düğününde piyanist - şantör
10. Yıl Marşı’nı çalıp söylerken bir yandan da naralar atıyormuş:
"Hadi bakalım hoppaaaa".
FIRAT KUTLUK
MÜZİĞİN genel olarak "iyi" ve "güzel" sıfatlarını
taşıdığı ama hangi müziğin daha "iyi" ve
"yararlı" olduğu konusunda yapılan tartışmaları
Antik Yunan’a kadar götürmek mümkün. Yine de işe kestirmeden,
14. yy’dan bir sınıflamayla başlamak daha yerinde olur.
Grocheo, müziği çok basit bir şekilde sınıflamış: Asiller için
gerçek müzik ve halk için popüler müzik. Yani asillere yapılan
müzik bir yanda, "sefil halk"a yapılan diğer yanda.
Della Casa’nın 1558 yılındaki önerisi ise şöyle: "Eğer
sesin güzel değilse şarkı söylememeye, özellikle solo söylememeye
dikkat etmelisin. Şarkı söylemekten nasibini almayan çoğu insan
bu durumun farkında bile değil." Katolik Kilisesinin en
yetkili organlarından biri olan Trent Konseyi başına buyruk
olmaya başlayan dinsel müzikleri için bestecileri uyarmış:
"Müziğiniz tam anlamıyla şehvetli ve kirli." Opera
savaşlarının doruğunda Paris’te bulunan Benjamin Franklin de müzik
üzerine görüşlerini açıklamaktan çekinmemiş. Marie
Antoniette ise yanıtı hemen yapıştırmış: "Uzmanlık alanı
binaların tepesine çubuk dikmek olan bir adam müzikten ne anlar
ki?" Aydınlanmacılar her alanda olduğu gibi bu konuda da
epey konuşmuş, yazmış. Müziğe her zaman bir anlam ya da misyon
yükleme geleneği ülkemizde de yoğun şekilde görülen bir olgu.
Müziği tanımlama ve sınıflama modellerinin tarihi ise daha
geriye gidiyor. Müzik, Türkiye’de de en çok konuşma - yazma
alanı olan bir şey. Müziksiz bir toplum olamayacağı ama
toplumun hangi müzikle daha ileriye gideceği tartışmalarının
binlerce yıl daha süreceği de kesin. Yıllar önce bir televizyon
programında ünlü bir orkestra şefimiz çocuklara Beethoven’ın
5. Senfonisi’nin girişini dinletip bunun neyi anlattığını
sormuştu. Çocuklar tüm o saflıklarıyla bu garabet soruyu
kavramaya çalışırken yanıtı soran vermişti: "Bu bir kapı
çalması değil mi bakın tak tak tak taaaaak." Çocukların yüz
ifadesinin yanıttan sonra hâlâ değişmemesinin, tersine iyice
bulanıklaşmasının nedeni neydi acaba? Oysa ne güzel açıklanmıştı
her şey. Haydi çocuklar kapıyı çalalım Beethoven nerede?
Beethoven’ın ülkemiz siyaset yaşamındaki yeri de önemli. 9.
Senfoni’nin Türkiye’nin laik düzenini temsil ettiğini
biliyoruz artık, çünkü elimizde bir cumhurbaşkanının açıklaması
var. Onu çılgınlar gibi alkışlayan dinleyici ve
seslendiricilerin görüntüleri de. O akşam salonda bulunan herkes
huzur içinde uyudu eminim. Demek ki düzenin korunmasındaki yapı
taşlarından biri, bu senfoni. Bu komik durumun batıdaki gelişimi
de benzer bir seyir izledi. Zavallı Beethoven’ı sahiplenmeyen
kalmadı: Komünistler, sosyalistler, naziler, sosyal demokratlar, hıristiyan
demokratlar, faşistler... Tarihsel süreç içinde Beethoven’a yüklenen
ideolojik boyutlar inanılmazdı. Bestecinin yapıtları müziğin,
kendisine yüklenen anlamlar karşısındaki savunmasızlığına
iyi bir örnek. 9. Senfoni’nin o çok bilinen San Francisco
temaları, doğu bloku için harika bir gereç. Hitler’in böyle
bir ari Alman’dan vazgeçmesi de düşünülemezdi elbette. Monarşistler
Napolyon’a, bir imparatora yapıtını ithaf eden birinin demokrat
ya da cumhuriyetçi falan olamayacağını söyleyerek besteciyi
kendilerinden ilan ediyor, komünistlere ise bunun yalanlamak düşüyordu.
Siz hiç dünyanın herhangi bir yerinde Carmina Burana eşliğinde
platforma çıkan damat ve gelin olabileceğini düşünür müydünüz?
Acaba diyorum evlenecek insanlar, onların aileleri ve konuklar, bu
yapıtın Benediktbeuern Manastırı’nın belgeliğinde ortaya çıkarılan
13. yy’dan kalma Ortaçağ şiirlerini konu ettiğini ve yoğun
cinsel ögeler içerdiğini bilseler tavırları ne olurdu?
Televizyonun gücü bu olsa gerek artık düğünlerin Top 2’si
Carmina Burana ve 10. Yıl Marşı. Magazin programlarının fetişi
10. Yıl Marşı’ndan söz ediyorum. Terden sırılsıklam çoşkuyla
eğlenen insanların bu marş eşliğinde tepindiğini görmeyi artık
yadırgamıyorum. Yine de geçenlerde bir öğrencimin tanık olduğu
bir sokak düğünü, hâlâ hazır olmadığımız şeyler olduğunun
bir göstergesi. Piyanist - şantör 10. Yıl Marşı’nı çalıp
söylerken bir yandan da naralar atıyormuş: "Hadi bakalım
hoppaaaa".
Sosyologlar
tarafından yıllarca köyden kente göç eden insanın acılarının,
yalnızlığının dışavurumu olarak tanımlanan ve hâlâ böyle
tanımlanmaya devam eden arabesk, hüznün müziği türünden kof
bir romantizmle ifade edilen caz, "evrensel müzik" bağımlısı
yazar ve akademisyenlerin bayağı bir şey olduğunda ısrar
ettikleri ve özellikle gençlerin bu müziği neden dinlediğini şaşkınlıkla
karşıladıkları pop müzik... Yıllar önce bir sempozyumda doğu
kentlerimizden birinin halk müziği korosu şefi, ülkemizdeki müzik
türlerini sınıflarken "eroinman müziği" terimini
kullandı. Hangi tür müzik için böyle bir adlandırmayı yaptığını
sorduğumda aldığım yanıt şuydu:
"Canım hani var ya şu televizyonda görüyoruz üstü başı
yırtık, sakallı tipler".
Bu örnekleri çoğaltmak işin en kolay yanı. Bitmedi, bunun yanı
sıra sanatçı ya da konumuz gereği müzik sanatçısı nasıl
olmalı tartışmaları, devlet sanatçısı olmayı hak edenler -
etmeyenler muhabbetleri. Erik Satie’nin döneminde de bu tip tartışmalar
oldu. Kendisini neden gerçek bir müzisyen olarak görmediğini
enfes bir taşlamayla dile getirir, berbat bir çatı katında yaşayan,
Milhaud’nun "böyle bir piyanoda nasıl çalışabildiğini
hep merak ettim" dediği akordsuz ve tuşları kırık felaket
bir piyanoda ürünlerini veren Satie:
"Bir sanatçının düzenli bir yaşamı olmalı. Sözgelimi
benim günlük programım şöyledir: Sabah 07.18’de kalkarım.
10.23-11.47 esin bekleme saatlerimdir. 12.11’de öğle yemeğine
otururum, 12.14’de kalkarım. 13.19-14.53 arası bahçemde ata
binerim. 15.12-16.07 tekrar esin bekleme saatleri. 16.21-18.47 arası
değişik uğraşlar (eskrim, düşünme, hareketsizlik, banyo...).
Akşam yemeği servisi 19.16’da başlar, 19.20’de sona erer.
Bunu yüksek sesle partitur okuma izler (20.09-21.59). 22.37’de
yatağa girerim. Haftada bir gün (Salı) güne 03.19’da başlarım".
Gözümün önüne 1975 Eurovision Türkiye finalleri geliyor. Ali Rıza
Binboğa "Yarınlar"ı söylerken sol elini kaldırdı
diye olmadık anlamlar yüklenmişti. Öyle ki adamcağız ertesi
kez bu defa göstere göstere sağ elini kaldırıyordu. Sigara
paketlerinden nazi işaretleri yapıldığı, insanların kravatlarının
nereye doğru eğik olduğu ve bıyık uçlarının milimetre bazında
uzunluğundan ideolojik potansiyelin saptandığı paranoyak dönemlerdi.
Sakıncalı müzikler vardı, tıpkı sakıncalı öykü, şiir ve
filmler olduğu gibi. Türk pop müziği vardı, hafif müzik vardı,
hafif batı müziği, Türkçe sözlü hafif batı müziği,
aranjman... Bir de klasik müzik... Klasik batı müziği, çok
sesli müzik, evrensel müzik... Müziği tanımlama ve adlandırma
çalışmalarının binlerce yıl süreceğini az önce belirtmiştim.
Geçenlerde geleneksel Türk sanat müziğini meyhane edebiyatı
olarak tanımlayan bir besteci, bu müziğin sanat müziği olarak
"takdim edilmesine" karşı çıktı ve müziğin zaten
sanat olduğunu belirtti. Bu arada söyleşide bir Tarkan analizi de
yapıldı:
"Tarkan’ın
söyledikleri de bütün dünyadaki benzerlerinin söyledikleri gibi
çok ilkel şeyler... Aslında bu pop falan değil düpedüz piyasa
müziği... Müzik insanın kafasını işletir hemen arkasından da
felsefeyi getirir. Müzik insanı insan etmeye yarar".
Tüm bunlara gülmeye zaman bulamadan bu açıklamaya gelen dehşet
yanıtlara gülmeye başladık. Bir vakıf başkanı değerli
yorumlarıyla tartışmaya akademik bir hava getirdi:
"Türk sanat müziği değil Türk musikisi vardır. Bunu
meyhanede söylersen meyhane, gazinoda söylersen gazino müziği
olur. Türk musikisi iki gruba ayrılır: Klasik ve halk musikisi.
Klasik Türk musikisi ise üçe ayrılır: Gerçek Türk müziği,
yarı Türk müziği ve popüler müzik. Türk musikisinin
meyhaneyle hiçbir ilgisi yoktur,".
Aslında gülüyorum dedim ama "Yüreğim sıkışıyor,"
ya da "Nefesim daralıyor," bu duruma çok daha uygun sözler.
Böylesi açıklamalarda yerine gelmesi olanaksız hücrelerimi
yitirmekten korkuyorum. Kargaların böyle bir sorunu olmadığını
duydum. Karga mı olsam ne?
muskaposta@yahoo.com
|
|