Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web


 

 
 
 

1998'de rap 81 milyonluk bir satış rakamına ulaşarak pop müzik tarihinde ilk defa Amerika'nın en çok satan müzik formatı olan country'yi geçti. Yazar Toni Morrison'un dediği gibi "siyah kovboylar" nihayet ortaya çıkmıştı.

East Coast rap, pop müzikteki egemenliğinin zirvesine doğru nihai tırmanışına 1995'te Notorious BIG ilk albümüyle platine giderken başlamıştı. Hemen ertesi yıl Wu-Tang elemanlarının çıkardığı solo albümler, Jay Z, Mobb Deep, Busta Rhymes, Nas ve Fugees'in albümleri peşpeşe platin plak oldular. Bunlardan Fugees'in dünya çapında 17 milyonluk bir satışa ulaşması ise daha önce ancak Beatles veya Michael Jackson gibi pop fenomenlerinin yakalayabildiği bir şeydi. New York'un rap imparatorlarının örnek işadamı olarak finans dergilerine kapak olduğu, Hollywood'un yıllık programına "rap starlı filmler" kalemini eklediği, rap starlarının talk şov yapmaya, moda şovlarına çıkmaya başladığı, giderek multimedya çılgınlığının had safhaya vardığı yeni bir dönem başlamıştı. 1998'de hiphop'un şampanyalar patlatarak kutladığı bu dönem adını Wu-Tang Clan'ın 1993'te çıkan parçasından aldı. Kısaca, "Cream!" diyordu Wu-Tang...

C.R.E.A.M.: "Cash Rules Everything Around Me"

Tıpkı gangster filmlerinden çıkma bid dialog gibi: "Şahsi bir şey değil, bütünüyle iş..." Rap'deki şiddet eğilimi, erkekçilik ve maddiyat tutkusu temellerini "Bonnie & Clyde"dan "Baba"ya kadar uzanan Hollywood mitlerinden aldı. Yani en Amerikan olandan. Ama bunu kendince değerlendirdi, kendine benzetti. Wu-Tang'ın "para konuşur"daki tonlaması pekala "veresiye vermem" diyen bir marihuana satıcısına da mal edilebilir. Küçük, dolaysız ve bütünüyle alt sınıfa ait. "AIlah kahretsin ama gerçek böyle" der gibi, öte yandan "üstüme gelme çok katıyım."

100 dolarlık banknot, kaliteli kokain, kumar kazancı gibi birçok farklı anlamlarda kullanılan "krema"nın siyah argoda aklı ister istemez başka tarafa çelen baskın bir anlamı daha var. Prince tarafından bir erotik-funk ilahisi haline getirilen "Cream", dişil ıslaklığı, vajinanın cinsel uyarıma yanıt olarak salgıladığı "nektarı" da ifade ediyor. Bu da süpermodellerle dolaşan Wu-Tang MC'lerinin, Tony Montana'nın "Scarface"de verdiği öğüdü tuttuğunu gösteriyor: "Bu ülkede önce para kazanman lazım, para kazanınca güç de kazanacaksın, o zaman kız senin..." Krema, "para-güç-saygı" formülünün bir başka ifadesiydi ve milyon dolarların konuştuğu yeni dönemin karakterini mükemmelen ifade ediyordu.

Amerikan pop müziğinin yeni ana dalgasını "Hiphop Nation" başlıklı bir kapakla ilan eden Times dergisi, "hiphop belki de kapitalizmi açıkça öven tek sanat formu" diye yazdı. Times'a göre rapçiler parayı "vicdan azabı çekmeden" kazanıyordu. Def Jam imparatorluğunun patronu Russell Simmons, "bu adamlar yokluktan geliyor, bunlar hakikaten gerçek insanlar, parayla övünürler" dedi: "Coca Cola'yla sözleşme yaptıklarına pişman olmazlar, aksine Coca Cola ile anlaştık diye sevinirler." Kapitalist ideolojinin savunuculuğunu üstlenen Forbes dergisi, Russell Simmons'ı yılın işadamı seçerek övgüye boğmuştu. Kimi rapçiler Forbes'ın sloganı olan "capitalist tool" sözünü şaka yollu olarak hiphop için kullandı. Public Enemy'nin güçlü girişinden sonra Chuck D, bunun politik bilinç edinmiş yeni bir rap kuşağı yaratacağını sanıyordu. Ama yanıldı, en azından olaylar beklediği biçimde gelişmedi. KRSOne'ın "Stop The Violence" kampanyası rap aleminde yaprak bile kıpırdatmadı. Nelson George "Hiphop America" kitabında hiphop'un bilinen anlamda bir politik hareket olmadığından söz ediyor: "Bir politik hareket olarak hiphop'un önündeki en büyük sorun, MC'lerin genellikle kendini yetiştirmiş veya buna istek duyan birer toplumsal eylemci olmamasıdır..."

Run DMC, hiphop'un yeni yeni sesini bulmaya başladığı yıllarında "It's Tricky" diye bir hit yapmıştı. Parçanın klibinde sokakta "bul karayı al parayı" oynatıp insanları söğüşleyen Wall Street borsacılarıyla papazı bulmuş, sonunda fena bir kazık yemişlerdi. Postendüstriyel dönemin ilk yıllarında ani bir şokla yoksullaşan siyah orta sınıfın halet-i ruhiyesini mizahi bir biçimde tasvir eden Run-DMC, rap kuşağının beyaz yakalılarla rekabetini başlatmıştı. Geçen süre içinde siyah orta sınıf kendine geldi. "Siyahi İşadamları" diye bir olgu vardı artık. Siyahlar, sahibi siyah olan yerlerden alışveriş yapıyordu. Wall Street bankaları 1983'ten itibaren küçük işletme kurmak isteyenlere düşük faizli kredi vermeye başlamıştı. Bu, zamanla siyah kesimlere de sıçradı. 70'lerde bütün Amerika'da 190 Siyahi İşadamı varken, 90'ların ortasında bu rakam 620 bine çıktı. Nelson George'a göre, kendi işini kurma ideali siyah orta sınıfı "tekrar Amerikan rüyasının bir parçası" haline getirdi.


Bir Acayip Kapitalizm

Bu yapıda beyaz yakalı siyahlar arttı. İslam Ümmeti'nin finansal büyümesi başlı başına bir göstergeydi. Örgütün "okumuşlar ordusu", Armani takımları, papyonları ve asker kesimi kısa saçlarıyla siyah gençliğe tercih edilebilir bir yaşam alternatifi sunuyordu. Eğitime büyük bir önem veren, burslar açarak yeni kadrolar yetiştiren Farrakhan'ın elinde artık tıptan hukuğa kadar her alanda iyi yetişmiş, yüksek teknolojiyi kullanabilen siyah dehalar vardı. İslam Ümmeti'nin genç liderlerinden Conrad Muhammad, "hiphop bakanı" olarak tanınıyordu ve rap endüstrisindeki ilişkilerin ortasında yer alan kilit adamdı. Başkan Clinton ile yapılan pazarlıktan kârlı çıkan bir siyah elitin tırmanışa geçtiği çıplak gözle izlenebiliyordu.
Russell Simmons, Andre Harrell, Sylvia Rhone, Sean "Puff Daddy" Combs gibi siyah rap patronları küçük, bağımsız plak şirketlerinden geldi. "Indie label" sahibi olmadan önce parasızdılar. Yapımcılığını yaptığı rapçiler gibi gettoda yaşıyorlardı ve rap müziği var kılmak için en az onlar kadar çalıştılar. Hiphop'la birlikte büyüdüler. Başka bir deyişle hiphop kendi stüdyosu, kendi medyası gibi kendi işadamını da yarattı.
1985'te Tommy Hilfıger'in graffitiyle yatıp kalkan New York yaşamından yola çıkarak yaptığı büyük cepli, belden düşen, alabildiğine bol kesimli ve ucuz pantolonlar, XXL tişörtler gettoda yaygın bir ilgi görmüş, böylece hiphop moda başlamıştı. Zaman içinde Ralph Lauren, Calvin Klein, DKNY gibi güçlü hazır giyim fırmaları da bu tarzı benimseyerek pazara girdiler. Ama uzun vadede pazarın egemenliğini Mecca, FUBU, Phat Farm gibi siyah patronlu fırmalara kaptırdılar. Hiphop gençliği bilinçli olarak onlara gitti. Phat Farm'ın da sahibi olan Def Jam imparatoru Simmons, "plak satarak kazandığımın on katını tişört, pantolon satarak kazandım" diyordu.Simmons'ınkine benzer yükseliş hikâyeleri dinlemek siyah halkın gururunu okşuyor. Tıpkı yakın zamanın en büyük basketbol starı Michael Jordan'ın veya Oscar sahibi Denzel Washington'ın hikâyesini dinler gibi dinliyorlar.

Keep it real!

New York underground rap'in sloganı "keep it real" idi; Ne yaparsan yap sahici ol, kendin gibi ol. 90'ların ikinci yarısında müzik marketi peşpeşe albümlerle egemenliği altına alan East Coast rapçisinin "sanat değerini" belirleyen altın kural buydu. Wu-Tang Clan, Spice Girls ile birlikte ödüller alırken elinde herhangi bir pop reçetesi yoktu. Tam tersine, pop'u hardcore'dan vurdular. Rap sanatında en önemli şey sözcüklerin sesi ile içerdikleri anlamı bir arada yakatamaktı. Bu yüzden iyi rap yapıp boş konuşan birçok MC unutuldu gitti. Çekirdek rap dinleyicisi sahne alan MC'den hep bu şiirselliği bekledi. Rap bir müzik türü olmanın ötesinde yeni bir Afro-Amerikan edebi form niteliği de taşıyordu. 60'larda The Last Poets ve Watts Prophets gruplarının ortaya koyduğu Brecht esintili şiir kosmosu, kara panter H. Rap Brown'ın hapishane rhyme'ları 80'lerin ikinci yarısında karşılığını Rakim'in olağanüstü rap stilinde bulmuştu. Yeni gelen kuşak da Rakim'in izini sürdü: Notorious BIG, Wu-Tang Clan tayfası ve bunların giren Nas... Gerilim, paranoya, klostrofobi, iç sıkıntısı:.. New Yorklunun çok yakından tanıdığı bu depresif ruh halleri, rap'te daha önce Nas'in ilk albümü kadar kıvamlı anlatılmamıştı. Uyuşturucu satıcısı kankalardan, koşebaşındaki barbut seanslarından falan bahsediyordu, ama bunu sanki rüya görüyor gibi anlattı. Sözlerinde ritm ve anlam bütünlüğünden öte bir de gerçeklik katmanı vardı. Reel zamanla psikolojik zamanı karıştırdı. Queensbridge'in toplu konutlarından gelen yeni yetme rapçi Nas'in 1994'te çıkardığı ilk albümü "Illmatic", tartışmasız olarak başyapıtların arasına girdi. Nas caz trompetçisi Olu Dara'nın oğluydu. Müzikle büyümüştü, kabiliyetliydi, ayrıca eli kalem de tutuyordu. 1992'de Columbia ajanları tarafından keşfedildi. Plak kontratına imza attığında hâlâ ana kuzusu bir lise öğrencisiydi. Columbia, Nas'in ilk albümündeki parçaları prodükte etmek için New York'un DJ Premiere, Q-Tip, Pete Rock, Large Professor gibi beat sihirbazlarını bir araya getirdi. Sonuç mükemmeldi, ama sadece 200 bin sattı. Nas'in rap starlığı, platine giden ikinci albümü "It Was Writterr" ile başladı. Zaman içinde New York'lu genç kuşağın simülasyon tutkusuyla örtüşen kimlik denemelerinde bulundu. Kolombiyalı kokain kralı Pablo Escobar'a atfen Nas Escobar oldu, sonra Mısır kralı Ramses'in tacını giyip firavun oldu, son albümünde ise Nostradamus olarak geldi. Nas özgün bir MC'ydi, ama ilk albümünün kıvamını bir daha yakalayamadı.
1990'ların ikinci yarısına girildiğinde New York'ta rap'in merkezi Brooklyn olmuştu. Bu öyle baskındı ki, "Brooklyn sound" diye bir olgu yerleşti. Rhyme sanatının yeni standartlarını New York'un üç MC'si, Biggie, Nas ve Jay Z belirledi. Hiphop'un anavatanı Güney Bronx, ise 90'larda Porto Riko'lu gangsta rap'in merkezi haline gelmişti. 200'er kiloluk iki MC, Fat Joe ve yakınlarda kalp krizi geçirerek vefat eden Big Punisher buna liderlik ediyordu. Aynı çevreden gelen Capone-N-Noreagas'in sözlerindeki ölüm tehditleri FBI tarafından takibe alındı. New York'un her zaman zengin yeraltı rap'inde ise hardrock-rap ekibi Onyx, 120-130 bpm'de rap yapan "rhyme hayvanı" DMX ve Screamin' Jay Hawkins'in hiphop karşılığı olarak beliren Busta Rhymes yeni akımlarla ilgili sinyaller göndermeye başladılar. Hiphop'un suflörü rapçilere hep aynı şeyi fısıldadı: "Keep it real..."
Brooklyn merkezdi, ama haritaya bir de New Jersey eklenmişti. Buralar New York ilçeleri gibi endüstriyel alanlarla çevrelenmiş işçi sınıfı gettolarıydı ve başından beri hiphop oyununun içindeydi. Nitekim ilk rap plağını dolduran Sugarhill Gang de, funk'ın babası George Clinton da Jersey'liydi. Native Tongues hareketinin mensuplarından Queen Latifah'ın 1980'lerin sonundan itibaren oluşturmaya başladığı geniş sanatçı kolektifi bu yeni hareketlenmeye öncülük etti. Queen ilk albümünden sonra Jersey City'deki eski itfaiye binasını rap stüdyosuna çevirerek Indie Label Flavor Unit'i kurdu. 1991'de Naughty By Nature'i lanse ettikleri sıralarda gene Jersey'li hiphouse grubu PM Dawn, hiphop'un ulaşabileceği en pembe nokta olarak pop markete girmişti. Fugees, Jersey rap'in golü oldu ve arkası geldi. Ravor Unit son olarak "Take Over" adlı bir kolektif albüm yayınladı. Queen'in de bir rap söylediği albümde Rowdy Rahz, Channel Live, James Gotti, Nikki Strong, Droopy Eye Crew gibi yakası açılmamış parlak ekipler var.


9 Savaşçı, 18 Hayvan, 36 Oda, 360 Derece

6. yüzyılda Tamo adlı Hintli budist, ruhani eğitimini tamamlamak için Çin'deki Shaolin tapınağına gitti. Ama tapınağın başrahibi Fang Chang onu okula alma konusunda kuşkuluydu. Tamo sadakatini göstermek için bir mağara ağzında meditasyona girdi. Meditasyon sırasında öyle bir noktaya ulaştı ki, bakışlarıyla bir taşı deldi. Bunu gören başrahip onu Shaolin'e kabul etti. Tamo kendisine gösterilen şeyleri hemen öğreniyor, ama öğrendikleriyle yetinemiyordu. Sonunda rahiplerin bedenini ruhuyla aynı düzeye getirmek için yaşam gücünü (Ch'i) esas alan bir beden öğretisi geliştirmeye başladı. HindiÇin ikonografısinde yeralan 18 ana hayvanın günlük rutinde büyük bir ustalıkla yaptığı temel hareketleri alıp bunları savunma sanatının esas öğeleri haline getirdi. Tamo'nun deneyiminden sonra Shaolin rahipleri kendini savaş sanatları geliştirmeye verdi. Bunların en zoru kılıçlı sanatlar, kılıçlı sanatların en zoru ise Wu-Tang'di. Gerçek bir Wu-Tang ustasını savaşta yenmek imkansızdı. Gittikçe zorlaşan 36 evreden oluşan Wu-Tang eğitimini alan bir öğrencinin geçtiği her evreden sonra bir dişi sökülüyor, yerine altındiş takılıyordu. Evrelerin her birine oda (chamber) adı verilmişti ve 36 odayı tamamlayan bir Wu-Tang ustasının artık tamamen altın olan dişlerinin üstüne onur nişanı olarak platin bir set döşeniyordu. Wu-Tang eğitimine giren rahipler, bunu sadece savunma amacıyla kullanacaklarına ve düşmanlara öğretmeyeceklerine yemin ettiler. Ama içlerinden hain bir grup çıktı, Wu-Tang silahşörlerinden oluşan yenilmez bir ordu kurma hırsıyla düşman Mançuryalıların kapısını çaldı. Kalabalık haydut ordusu Shaolin tapınağını yerle bir etti. Harabeyle başbaşa kaldıklarında farkettiler ki, onlara gereken Wu-Tang bilgisi de yok olmuştu...Shaolin savaşçıları yüryıllar sonra New York'ta yeniden ortaya çıktı. Lider RZA'ye göre grubu oluşturan dokuz MC'nin her biri kalbinde dört odaya sahip, Voltran gibi birleştiklerinde 36 odayı tamamlayarak yenilmez güç Wu-Tang Clan'i oluşturuyorlar. Shaolin nümerolojisi bu kadarla sınırlı değil elbet. "Bedende birbiriyle 10'ar derece açı yaparak dizilmiş 36 yaşamsal nokta var, bir araya gelince 360 derece ediyor" diyor RZA: "Eğitimini tamamlamış bir WuTang ustası bu noktaları çok iyi bilir, isterse karşısındakini üfleyerek bile öldürebilir." 1993'te platine giden ilk albümleri "Enter The Wu-Tang (36 Chambers)" ile rap dünyasına adım attıklarında yarattıkları etki, ancak Public Enemy ve NWA'in çıkışıyla kıyaslanabilirdi. Prince Rakeem (RZA), Raekwon, 01' Dirty Bastard, Method Man, Ghostface Killah, Genius (GZA), U-God, Master Killa ve Inspectah Deck. Her biri ayrı bir usta, ayrı bir karakter, ayrı bir alem olan tam dokuz MC yaratıcı kombinasyonlarla birleşip dağılarak rhyme söylüyordu. "Protect Ya Neck" adlı ilk single'da Wu-Tang projesinin içerdiği anafikri kaba haliyle gösterdiler. Daldıkları lo-fı ses evrenine daha önce hiç dokunulmamıştı. Palavrayı kesip atmışlardı, gerçek insan hikâyelerini, kendilerini anlattılar. Zekâ, beceri ve netlik demekti Wu-Tang. Bütün bunları Afro-Asyatik bir mitolojinin içinde kurdular. Yaptıkları her şeyin kendi kosmoslarında bir karşılığı vardı. Wu-Tang Clan, gerçekten çılgınlıktı, olacak şey değildi, ama oldu... Wu-Tang elemanlarının hepsi New York'un beşinci ilçesi Staten Island'dan geliyordu. Buraya Shaolin adını verdiler. Hiphop argoya öylece yerleşti. MC'lerin çoğu gangsta rap'in piyasayı egemenliği altına aldığı dönemde solo sanatçı olarak rap yapmaya çabalamışlar, ama arkada güçlü bir ekip desteği olmadığı için bir sonuç elde edememişlerdi. Grup fikri rapçi-prodüktör Robert "RZA" Diggs'ten geliyordu. New York rap'in derin bir kriz yaşadığı yıllardı, "Hepimiz İslam'ı okuduk, müslümanız. Bol bol satranç oynarız. Bu bizim savaş becerilerimizi geliştirir. Kungfu filmleriyle yaşarız. `Suntzu: Arts of War' kitabını her gün okuruz. Biz gerçek Shaolin askerleriyiz" diyordu Ghostface Killah. Alternatif bir yaşam biçimini paylaşıyorlardı, grup işlerini, plak şirketini, stüdyoyu, şovbiz'in ekonomik ilişkilerini militanca bir otonomi oluşturarak çözdüler, aralarında hiçbir zaman para konusu olmadı. Wu-Tang bu yanıyla hakiki bir postmodern komündü. Wu-Tang MC'leri bugüne kadar solo, duet, trio veya kuartetler halinde 30'dan fazla albüm yaptı. Bunların çoğu altın plak, hatırlı miktarı da platin aldı. Grammy'ye abone olmuşlardı. 1997'de Voltran'ı tekrar oluşturup grubun ikinci albümü "Wu-Tang Forever"ı çıkardılar. Albüm duble olmasına rağmen 10 milyonluk bir satış elde etti. Bu albümlerin hemen hepsinin prodüktörü RZA'di. Rap dehası RZA, Wu-Tang dışında Gravediggaz adlı bir başka MC kolektifıni yönettiği gibi, Bobby Digital kimliğiyle solo işler de yapıyordu. Yaptığı müziği "organize kaos" olarak adlandırdı. 70'lerin FM hitleri kadar yaylı çalgıları da seviyordu, bunları sarhoş bir minimalizmin içinde kullandı. Ritm sihirbazı olarak sırrını şöyle açıkladı: "Rap genelde 90 bpm tempoda gider. Drum & bass bunu ikiye katlayarak 180'lere fırladı. Bense yarıya düşürüp 45 bpm'e kadar indim." Lo-fı dışavurumculuğunu lo-tempo ile tamamlamıştı. Ağır tempo son dönem hiphop'un en belirgin özelliği oldu:

Mumia Abu-Jamal versus Cointelpro

"Wu-Tang Forever" albümü piyasaya müzik ihtiva etmeyen üçüncü bir CD ile birlikte çıktı. Internet'in yükselen şirketi America Online bedava işletim programı içeren CD'yi albümle birlikte dağıtmak için gruba yüklü bir promosyon bedeli ödemişti. Rap endüstrisinin popüler medyayı hallaç pamuğu gibi attığı ana dalga trendinde bundan doğal bir şey olamazdı. Ama fınans dergileri promosyonun başarısını haber yaparken, tabloid basın Wu-Tang ile ilgili polisiye bir tefrikaya başladı. Eşzamanlı olarak FBI tarafından silah taşıdıkları gerekçesiyle tek tek sorguya çekildiler. Rapçilerin reklam yapmak için sıkça başvurduğu skandallardan biri sanıldı. Derken 01' Dirty Bastard, "FBI ve CIA beni öldürmek istiyor" demeye başladı. Bu defa da "Dirty zaten paranoyaktır" dediler. Ama grubun yıllardır etrafında olan, organizasyon işleri kovalayan birinin FBI ajanı olduğunu ortaya çıkardıklarında iş ciddiye bindi. Yakın takibe alınmışlardı. Daha da ürkütücüsü sızıntı haberlerde Cointelpro'nun adı geçiyordu. Martin Luther King'in yatağının altına dinleme cihazı koyan bu derin örgütün Wu-Tang Clan ile ne işi olabilirdi? Bu çocuklar sonuçta siyasi filan değildi. "Counter Intelligence Program" ya da kısa adıyla Cointelpro, 1960'larda siyah radikalizmi izlemek için kurulan özel timin adıydı. İddialara göre Martin Luther King ve Malcolm X suikastlerinin arkasında bu örgüt bulunmaktaydı. Black Panther Party'yi "bir numaralı halk düşmanı" ilan eden de onlardı. Cointelpro, siyah radikallere karşı her türlü eyleme girişiyor, bu amaçla devletin imkanlarını sonuna kadar kullanıyordu.
Mumia Abu-Jamal davasının yarattığı politik dalgalanma, İslam Ümmeti'nin peşpeşe gelen radikal adımlarıyla birleşmişti.

Raptivizm ve yeni hiphop radikalleri

Denzel Washington'ın başrolünü oynadığı "Hurricane" gösterime girdiği sırada New York sokaklarında Mos Def, The Roots, Black Thought ve Common'ın bir araya gelerek yaptığı yeni "Hurricane" çalıyordu. Yeni kuşağın rap aktivistleri artık Alphabet City'deki küçük şiir kafelerinden sokağa çıkmış, Chuck D'nin beklediği dalga sonunda oluşmuştu. Hareketin başını Brooklyn'li iki MC, Mos Def ve Talip Kweli'nin oluşturduğu Black Star çekiyordu. Kentin nabzını tutan Village Voice dergisi, Black Star'ı kapak yapıp onlar için "hiphop'u insanlara geri verdiler" dedi. Hiphop kuşaklarının hepsinin tuzağına düştüğü ego-trip'ten uzak, Kosova'da olanları takip eden, Chomsky okumuş, Kafka'dan rhyme dizen, aklıbaşında çocuklardı.
Politika hiphop'un kimyasına karışmıştı…
James Brown'ın "Funky Drummer" parçası bugüne kadar en çok sample edilen parça oldu. Tam 156 kere. Rap'le ilk intibalarımız muhtemelen bu parçanın davul loop'u olmalı. Başa dön bir daha çal, başa dön bir daha. Bir takıntı bu, bir fikrisabit. Belki bir ego-trip. Hiphop neyse oydu. Hırçınlığıyla, tutkusuyla, özentisiyle, erdemiyle, cehaletiyle, zaaflarıyla; neyse o.
Hiphop, üstüne binbir türlü mikrop konan bir açık yara. Sararsan iyileşiyor, sarmazsan kangren oluyor. Onu yaratan insanların çalık çürük yaşam öykülerinden daha fazla hiçbir şey vaat etmedi hiphop. Atıp tuttu, belki galeyana geldi, getirdi, durmadan yanlış yaptı, yanlışlarından ders aldığı da oldu, almadığı da. Palavrası boldu, ama yalan tutmayan bir doğası vardı. Ilahi bir fısıltıyı ensesinde hisseden, ama arkaya dönüp bakmayan bir yeraltı yiğitliğiydi hiphop. Durmadan kendini yıkan, sonra oturup bir daha, bir daha yapan, Sisyphus gibi o ağır taşı tepeye çıkarıp çıkarıp düşürendi. Düşmanının önünde yüksek sesle düşünendi ama her zaman neyse şimdi de oydu.

Rolldergi'den sadeleştirilerek alınmıştır.

muskaposta@yahoo.com

 




 

Baba Sayfa
Önder Focan
İ.Paydaş
Uç Noktalar
ArifMardin
Gitarın Tarihi
Hip Hop
Neil Young
G.Harrison
Björk
Telif Hakkı
Bulutsuzluk
Kültür
K.Gündemir
Müzikal Beyin
Matematik
Kabullenmek
Eurovision

 

 

Hazırlayan

T O R A N A G A
BÜYÜKBABA

muskaposta@yahoo.com