| |
1998'de rap 81 milyonluk bir satış
rakamına ulaşarak pop müzik tarihinde ilk defa Amerika'nın en çok
satan müzik formatı olan country'yi geçti. Yazar Toni Morrison'un
dediği gibi "siyah kovboylar" nihayet ortaya çıkmıştı.
East Coast rap, pop müzikteki
egemenliğinin zirvesine doğru nihai tırmanışına 1995'te
Notorious BIG ilk albümüyle platine giderken başlamıştı. Hemen
ertesi yıl Wu-Tang elemanlarının çıkardığı solo albümler,
Jay Z, Mobb Deep, Busta Rhymes, Nas ve Fugees'in albümleri peşpeşe
platin plak oldular. Bunlardan Fugees'in dünya çapında 17
milyonluk bir satışa ulaşması ise daha önce ancak Beatles veya
Michael Jackson gibi pop fenomenlerinin yakalayabildiği bir şeydi.
New York'un rap imparatorlarının örnek işadamı olarak finans
dergilerine kapak olduğu, Hollywood'un yıllık programına
"rap starlı filmler" kalemini eklediği, rap starlarının
talk şov yapmaya, moda şovlarına çıkmaya başladığı, giderek
multimedya çılgınlığının had safhaya vardığı yeni bir dönem
başlamıştı. 1998'de hiphop'un şampanyalar patlatarak kutladığı
bu dönem adını Wu-Tang Clan'ın 1993'te çıkan parçasından aldı.
Kısaca, "Cream!" diyordu Wu-Tang...
C.R.E.A.M.: "Cash Rules Everything Around Me"
Tıpkı gangster filmlerinden çıkma bid dialog gibi: "Şahsi
bir şey değil, bütünüyle iş..." Rap'deki şiddet eğilimi,
erkekçilik ve maddiyat tutkusu temellerini "Bonnie &
Clyde"dan "Baba"ya kadar uzanan Hollywood mitlerinden
aldı. Yani en Amerikan olandan. Ama bunu kendince değerlendirdi,
kendine benzetti. Wu-Tang'ın "para konuşur"daki tonlaması
pekala "veresiye vermem" diyen bir marihuana satıcısına
da mal edilebilir. Küçük, dolaysız ve bütünüyle alt sınıfa
ait. "AIlah kahretsin ama gerçek böyle" der gibi, öte
yandan "üstüme gelme çok katıyım."
100 dolarlık banknot, kaliteli
kokain, kumar kazancı gibi birçok farklı anlamlarda kullanılan
"krema"nın siyah argoda aklı ister istemez başka tarafa
çelen baskın bir anlamı daha var. Prince tarafından bir
erotik-funk ilahisi haline getirilen "Cream", dişil ıslaklığı,
vajinanın cinsel uyarıma yanıt olarak salgıladığı
"nektarı" da ifade ediyor. Bu da süpermodellerle dolaşan
Wu-Tang MC'lerinin, Tony Montana'nın "Scarface"de verdiği
öğüdü tuttuğunu gösteriyor: "Bu ülkede önce para
kazanman lazım, para kazanınca güç de kazanacaksın, o zaman kız
senin..." Krema, "para-güç-saygı" formülünün
bir başka ifadesiydi ve milyon dolarların konuştuğu yeni dönemin
karakterini mükemmelen ifade ediyordu.
Amerikan pop müziğinin yeni ana dalgasını "Hiphop
Nation" başlıklı bir kapakla ilan eden Times dergisi,
"hiphop belki de kapitalizmi açıkça öven tek sanat
formu" diye yazdı. Times'a göre rapçiler parayı
"vicdan azabı çekmeden" kazanıyordu. Def Jam
imparatorluğunun patronu Russell Simmons, "bu adamlar
yokluktan geliyor, bunlar hakikaten gerçek insanlar, parayla övünürler"
dedi: "Coca Cola'yla sözleşme yaptıklarına pişman
olmazlar, aksine Coca Cola ile anlaştık diye sevinirler."
Kapitalist ideolojinin savunuculuğunu üstlenen Forbes dergisi,
Russell Simmons'ı yılın işadamı seçerek övgüye boğmuştu.
Kimi rapçiler Forbes'ın sloganı olan "capitalist tool"
sözünü şaka yollu olarak hiphop için kullandı. Public
Enemy'nin güçlü girişinden sonra Chuck D, bunun politik bilinç
edinmiş yeni bir rap kuşağı yaratacağını sanıyordu. Ama yanıldı,
en azından olaylar beklediği biçimde gelişmedi. KRSOne'ın
"Stop The Violence" kampanyası rap aleminde yaprak bile kıpırdatmadı.
Nelson George "Hiphop America" kitabında hiphop'un
bilinen anlamda bir politik hareket olmadığından söz ediyor:
"Bir politik hareket olarak hiphop'un önündeki en büyük
sorun, MC'lerin genellikle kendini yetiştirmiş veya buna istek
duyan birer toplumsal eylemci olmamasıdır..."
Run DMC, hiphop'un yeni yeni sesini bulmaya başladığı yıllarında
"It's Tricky" diye bir hit yapmıştı. Parçanın
klibinde sokakta "bul karayı al parayı" oynatıp
insanları söğüşleyen Wall Street borsacılarıyla papazı bulmuş,
sonunda fena bir kazık yemişlerdi. Postendüstriyel dönemin ilk yıllarında
ani bir şokla yoksullaşan siyah orta sınıfın halet-i ruhiyesini
mizahi bir biçimde tasvir eden Run-DMC, rap kuşağının beyaz
yakalılarla rekabetini başlatmıştı. Geçen süre içinde siyah
orta sınıf kendine geldi. "Siyahi İşadamları" diye
bir olgu vardı artık. Siyahlar, sahibi siyah olan yerlerden alışveriş
yapıyordu. Wall Street bankaları 1983'ten itibaren küçük işletme
kurmak isteyenlere düşük faizli kredi vermeye başlamıştı. Bu,
zamanla siyah kesimlere de sıçradı. 70'lerde bütün Amerika'da
190 Siyahi İşadamı varken, 90'ların ortasında bu rakam 620 bine
çıktı. Nelson George'a göre, kendi işini kurma ideali siyah
orta sınıfı "tekrar Amerikan rüyasının bir parçası"
haline getirdi.
Bir Acayip Kapitalizm
Bu yapıda beyaz yakalı siyahlar arttı. İslam Ümmeti'nin
finansal büyümesi başlı başına bir göstergeydi. Örgütün
"okumuşlar ordusu", Armani takımları, papyonları ve
asker kesimi kısa saçlarıyla siyah gençliğe tercih edilebilir
bir yaşam alternatifi sunuyordu. Eğitime büyük bir önem veren,
burslar açarak yeni kadrolar yetiştiren Farrakhan'ın elinde artık
tıptan hukuğa kadar her alanda iyi yetişmiş, yüksek teknolojiyi
kullanabilen siyah dehalar vardı. İslam Ümmeti'nin genç
liderlerinden Conrad Muhammad, "hiphop bakanı" olarak tanınıyordu
ve rap endüstrisindeki ilişkilerin ortasında yer alan kilit adamdı.
Başkan Clinton ile yapılan pazarlıktan kârlı çıkan bir siyah
elitin tırmanışa geçtiği çıplak gözle izlenebiliyordu.
Russell Simmons, Andre Harrell, Sylvia Rhone, Sean "Puff
Daddy" Combs gibi siyah rap patronları küçük, bağımsız
plak şirketlerinden geldi. "Indie label" sahibi olmadan
önce parasızdılar. Yapımcılığını yaptığı rapçiler gibi
gettoda yaşıyorlardı ve rap müziği var kılmak için en az
onlar kadar çalıştılar. Hiphop'la birlikte büyüdüler. Başka
bir deyişle hiphop kendi stüdyosu, kendi medyası gibi kendi işadamını
da yarattı.
1985'te Tommy Hilfıger'in graffitiyle yatıp kalkan New York yaşamından
yola çıkarak yaptığı büyük cepli, belden düşen, alabildiğine
bol kesimli ve ucuz pantolonlar, XXL tişörtler gettoda yaygın bir
ilgi görmüş, böylece hiphop moda başlamıştı. Zaman içinde
Ralph Lauren, Calvin Klein, DKNY gibi güçlü hazır giyim fırmaları
da bu tarzı benimseyerek pazara girdiler. Ama uzun vadede pazarın
egemenliğini Mecca, FUBU, Phat Farm gibi siyah patronlu fırmalara
kaptırdılar. Hiphop gençliği bilinçli olarak onlara gitti. Phat
Farm'ın da sahibi olan Def Jam imparatoru Simmons, "plak
satarak kazandığımın on katını tişört, pantolon satarak
kazandım" diyordu.Simmons'ınkine benzer yükseliş hikâyeleri
dinlemek siyah halkın gururunu okşuyor. Tıpkı yakın zamanın en
büyük basketbol starı Michael Jordan'ın veya Oscar sahibi Denzel
Washington'ın hikâyesini dinler gibi dinliyorlar.
Keep it real!
New York underground rap'in sloganı "keep it real" idi;
Ne yaparsan yap sahici ol, kendin gibi ol. 90'ların ikinci yarısında
müzik marketi peşpeşe albümlerle egemenliği altına alan East
Coast rapçisinin "sanat değerini" belirleyen altın
kural buydu. Wu-Tang Clan, Spice Girls ile birlikte ödüller alırken
elinde herhangi bir pop reçetesi yoktu. Tam tersine, pop'u
hardcore'dan vurdular. Rap sanatında en önemli şey sözcüklerin
sesi ile içerdikleri anlamı bir arada yakatamaktı. Bu yüzden iyi
rap yapıp boş konuşan birçok MC unutuldu gitti. Çekirdek rap
dinleyicisi sahne alan MC'den hep bu şiirselliği bekledi. Rap bir
müzik türü olmanın ötesinde yeni bir Afro-Amerikan edebi form
niteliği de taşıyordu. 60'larda The Last Poets ve Watts Prophets
gruplarının ortaya koyduğu Brecht esintili şiir kosmosu, kara
panter H. Rap Brown'ın hapishane rhyme'ları 80'lerin ikinci yarısında
karşılığını Rakim'in olağanüstü rap stilinde bulmuştu.
Yeni gelen kuşak da Rakim'in izini sürdü: Notorious BIG, Wu-Tang
Clan tayfası ve bunların giren Nas... Gerilim, paranoya,
klostrofobi, iç sıkıntısı:.. New Yorklunun çok yakından tanıdığı
bu depresif ruh halleri, rap'te daha önce Nas'in ilk albümü kadar
kıvamlı anlatılmamıştı. Uyuşturucu satıcısı kankalardan,
koşebaşındaki barbut seanslarından falan bahsediyordu, ama bunu
sanki rüya görüyor gibi anlattı. Sözlerinde ritm ve anlam bütünlüğünden
öte bir de gerçeklik katmanı vardı. Reel zamanla psikolojik
zamanı karıştırdı. Queensbridge'in toplu konutlarından gelen
yeni yetme rapçi Nas'in 1994'te çıkardığı ilk albümü
"Illmatic", tartışmasız olarak başyapıtların arasına
girdi. Nas caz trompetçisi Olu Dara'nın oğluydu. Müzikle büyümüştü,
kabiliyetliydi, ayrıca eli kalem de tutuyordu. 1992'de Columbia
ajanları tarafından keşfedildi. Plak kontratına imza attığında
hâlâ ana kuzusu bir lise öğrencisiydi. Columbia, Nas'in ilk albümündeki
parçaları prodükte etmek için New York'un DJ Premiere, Q-Tip,
Pete Rock, Large Professor gibi beat sihirbazlarını bir araya
getirdi. Sonuç mükemmeldi, ama sadece 200 bin sattı. Nas'in rap
starlığı, platine giden ikinci albümü "It Was
Writterr" ile başladı. Zaman içinde New York'lu genç kuşağın
simülasyon tutkusuyla örtüşen kimlik denemelerinde bulundu.
Kolombiyalı kokain kralı Pablo Escobar'a atfen Nas Escobar oldu,
sonra Mısır kralı Ramses'in tacını giyip firavun oldu, son albümünde
ise Nostradamus olarak geldi. Nas özgün bir MC'ydi, ama ilk albümünün
kıvamını bir daha yakalayamadı.
1990'ların ikinci yarısına girildiğinde New York'ta rap'in
merkezi Brooklyn olmuştu. Bu öyle baskındı ki, "Brooklyn
sound" diye bir olgu yerleşti. Rhyme sanatının yeni
standartlarını New York'un üç MC'si, Biggie, Nas ve Jay Z
belirledi. Hiphop'un anavatanı Güney Bronx, ise 90'larda Porto
Riko'lu gangsta rap'in merkezi haline gelmişti. 200'er kiloluk iki
MC, Fat Joe ve yakınlarda kalp krizi geçirerek vefat eden Big
Punisher buna liderlik ediyordu. Aynı çevreden gelen
Capone-N-Noreagas'in sözlerindeki ölüm tehditleri FBI tarafından
takibe alındı. New York'un her zaman zengin yeraltı rap'inde ise
hardrock-rap ekibi Onyx, 120-130 bpm'de rap yapan "rhyme hayvanı"
DMX ve Screamin' Jay Hawkins'in hiphop karşılığı olarak beliren
Busta Rhymes yeni akımlarla ilgili sinyaller göndermeye başladılar.
Hiphop'un suflörü rapçilere hep aynı şeyi fısıldadı:
"Keep it real..."
Brooklyn merkezdi, ama haritaya bir de New Jersey eklenmişti.
Buralar New York ilçeleri gibi endüstriyel alanlarla çevrelenmiş
işçi sınıfı gettolarıydı ve başından beri hiphop oyununun içindeydi.
Nitekim ilk rap plağını dolduran Sugarhill Gang de, funk'ın
babası George Clinton da Jersey'liydi. Native Tongues hareketinin
mensuplarından Queen Latifah'ın 1980'lerin sonundan itibaren oluşturmaya
başladığı geniş sanatçı kolektifi bu yeni hareketlenmeye öncülük
etti. Queen ilk albümünden sonra Jersey City'deki eski itfaiye
binasını rap stüdyosuna çevirerek Indie Label Flavor Unit'i
kurdu. 1991'de Naughty By Nature'i lanse ettikleri sıralarda gene
Jersey'li hiphouse grubu PM Dawn, hiphop'un ulaşabileceği en pembe
nokta olarak pop markete girmişti. Fugees, Jersey rap'in golü oldu
ve arkası geldi. Ravor Unit son olarak "Take Over" adlı
bir kolektif albüm yayınladı. Queen'in de bir rap söylediği albümde
Rowdy Rahz, Channel Live, James Gotti, Nikki Strong, Droopy Eye Crew
gibi yakası açılmamış parlak ekipler var.
9 Savaşçı, 18 Hayvan, 36 Oda, 360 Derece
6. yüzyılda Tamo adlı Hintli budist, ruhani eğitimini tamamlamak
için Çin'deki Shaolin tapınağına gitti. Ama tapınağın başrahibi
Fang Chang onu okula alma konusunda kuşkuluydu. Tamo sadakatini göstermek
için bir mağara ağzında meditasyona girdi. Meditasyon sırasında
öyle bir noktaya ulaştı ki, bakışlarıyla bir taşı deldi.
Bunu gören başrahip onu Shaolin'e kabul etti. Tamo kendisine gösterilen
şeyleri hemen öğreniyor, ama öğrendikleriyle yetinemiyordu.
Sonunda rahiplerin bedenini ruhuyla aynı düzeye getirmek için yaşam
gücünü (Ch'i) esas alan bir beden öğretisi geliştirmeye başladı.
HindiÇin ikonografısinde yeralan 18 ana hayvanın günlük rutinde
büyük bir ustalıkla yaptığı temel hareketleri alıp bunları
savunma sanatının esas öğeleri haline getirdi. Tamo'nun
deneyiminden sonra Shaolin rahipleri kendini savaş sanatları geliştirmeye
verdi. Bunların en zoru kılıçlı sanatlar, kılıçlı sanatların
en zoru ise Wu-Tang'di. Gerçek bir Wu-Tang ustasını savaşta
yenmek imkansızdı. Gittikçe zorlaşan 36 evreden oluşan Wu-Tang
eğitimini alan bir öğrencinin geçtiği her evreden sonra bir dişi
sökülüyor, yerine altındiş takılıyordu. Evrelerin her birine
oda (chamber) adı verilmişti ve 36 odayı tamamlayan bir Wu-Tang
ustasının artık tamamen altın olan dişlerinin üstüne onur nişanı
olarak platin bir set döşeniyordu. Wu-Tang eğitimine giren
rahipler, bunu sadece savunma amacıyla kullanacaklarına ve düşmanlara
öğretmeyeceklerine yemin ettiler. Ama içlerinden hain bir grup çıktı,
Wu-Tang silahşörlerinden oluşan yenilmez bir ordu kurma hırsıyla
düşman Mançuryalıların kapısını çaldı. Kalabalık haydut
ordusu Shaolin tapınağını yerle bir etti. Harabeyle başbaşa
kaldıklarında farkettiler ki, onlara gereken Wu-Tang bilgisi de
yok olmuştu...Shaolin savaşçıları yüryıllar sonra New York'ta
yeniden ortaya çıktı. Lider RZA'ye göre grubu oluşturan dokuz
MC'nin her biri kalbinde dört odaya sahip, Voltran gibi birleştiklerinde
36 odayı tamamlayarak yenilmez güç Wu-Tang Clan'i oluşturuyorlar.
Shaolin nümerolojisi bu kadarla sınırlı değil elbet.
"Bedende birbiriyle 10'ar derece açı yaparak dizilmiş 36 yaşamsal
nokta var, bir araya gelince 360 derece ediyor" diyor RZA:
"Eğitimini tamamlamış bir WuTang ustası bu noktaları çok
iyi bilir, isterse karşısındakini üfleyerek bile öldürebilir."
1993'te platine giden ilk albümleri "Enter The Wu-Tang (36
Chambers)" ile rap dünyasına adım attıklarında yarattıkları
etki, ancak Public Enemy ve NWA'in çıkışıyla kıyaslanabilirdi.
Prince Rakeem (RZA), Raekwon, 01' Dirty Bastard, Method Man,
Ghostface Killah, Genius (GZA), U-God, Master Killa ve Inspectah
Deck. Her biri ayrı bir usta, ayrı bir karakter, ayrı bir alem
olan tam dokuz MC yaratıcı kombinasyonlarla birleşip dağılarak
rhyme söylüyordu. "Protect Ya Neck" adlı ilk single'da
Wu-Tang projesinin içerdiği anafikri kaba haliyle gösterdiler.
Daldıkları lo-fı ses evrenine daha önce hiç dokunulmamıştı.
Palavrayı kesip atmışlardı, gerçek insan hikâyelerini,
kendilerini anlattılar. Zekâ, beceri ve netlik demekti Wu-Tang. Bütün
bunları Afro-Asyatik bir mitolojinin içinde kurdular. Yaptıkları
her şeyin kendi kosmoslarında bir karşılığı vardı. Wu-Tang
Clan, gerçekten çılgınlıktı, olacak şey değildi, ama oldu...
Wu-Tang elemanlarının hepsi New York'un beşinci ilçesi Staten
Island'dan geliyordu. Buraya Shaolin adını verdiler. Hiphop argoya
öylece yerleşti. MC'lerin çoğu gangsta rap'in piyasayı egemenliği
altına aldığı dönemde solo sanatçı olarak rap yapmaya çabalamışlar,
ama arkada güçlü bir ekip desteği olmadığı için bir sonuç
elde edememişlerdi. Grup fikri rapçi-prodüktör Robert
"RZA" Diggs'ten geliyordu. New York rap'in derin bir kriz
yaşadığı yıllardı, "Hepimiz İslam'ı okuduk, müslümanız.
Bol bol satranç oynarız. Bu bizim savaş becerilerimizi geliştirir.
Kungfu filmleriyle yaşarız. `Suntzu: Arts of War' kitabını her gün
okuruz. Biz gerçek Shaolin askerleriyiz" diyordu Ghostface
Killah. Alternatif bir yaşam biçimini paylaşıyorlardı, grup işlerini,
plak şirketini, stüdyoyu, şovbiz'in ekonomik ilişkilerini
militanca bir otonomi oluşturarak çözdüler, aralarında hiçbir
zaman para konusu olmadı. Wu-Tang bu yanıyla hakiki bir postmodern
komündü. Wu-Tang MC'leri bugüne kadar solo, duet, trio veya
kuartetler halinde 30'dan fazla albüm yaptı. Bunların çoğu altın
plak, hatırlı miktarı da platin aldı. Grammy'ye abone olmuşlardı.
1997'de Voltran'ı tekrar oluşturup grubun ikinci albümü
"Wu-Tang Forever"ı çıkardılar. Albüm duble olmasına
rağmen 10 milyonluk bir satış elde etti. Bu albümlerin hemen
hepsinin prodüktörü RZA'di. Rap dehası RZA, Wu-Tang dışında
Gravediggaz adlı bir başka MC kolektifıni yönettiği gibi, Bobby
Digital kimliğiyle solo işler de yapıyordu. Yaptığı müziği
"organize kaos" olarak adlandırdı. 70'lerin FM hitleri
kadar yaylı çalgıları da seviyordu, bunları sarhoş bir
minimalizmin içinde kullandı. Ritm sihirbazı olarak sırrını şöyle
açıkladı: "Rap genelde 90 bpm tempoda gider. Drum & bass
bunu ikiye katlayarak 180'lere fırladı. Bense yarıya düşürüp
45 bpm'e kadar indim." Lo-fı dışavurumculuğunu lo-tempo ile
tamamlamıştı. Ağır tempo son dönem hiphop'un en belirgin özelliği
oldu:
Mumia Abu-Jamal versus Cointelpro
"Wu-Tang Forever" albümü piyasaya müzik ihtiva etmeyen
üçüncü bir CD ile birlikte çıktı. Internet'in yükselen şirketi
America Online bedava işletim programı içeren CD'yi albümle
birlikte dağıtmak için gruba yüklü bir promosyon bedeli ödemişti.
Rap endüstrisinin popüler medyayı hallaç pamuğu gibi attığı
ana dalga trendinde bundan doğal bir şey olamazdı. Ama fınans
dergileri promosyonun başarısını haber yaparken, tabloid basın
Wu-Tang ile ilgili polisiye bir tefrikaya başladı. Eşzamanlı
olarak FBI tarafından silah taşıdıkları gerekçesiyle tek tek
sorguya çekildiler. Rapçilerin reklam yapmak için sıkça başvurduğu
skandallardan biri sanıldı. Derken 01' Dirty Bastard, "FBI ve
CIA beni öldürmek istiyor" demeye başladı. Bu defa da
"Dirty zaten paranoyaktır" dediler. Ama grubun yıllardır
etrafında olan, organizasyon işleri kovalayan birinin FBI ajanı
olduğunu ortaya çıkardıklarında iş ciddiye bindi. Yakın
takibe alınmışlardı. Daha da ürkütücüsü sızıntı
haberlerde Cointelpro'nun adı geçiyordu. Martin Luther King'in
yatağının altına dinleme cihazı koyan bu derin örgütün
Wu-Tang Clan ile ne işi olabilirdi? Bu çocuklar sonuçta siyasi
filan değildi. "Counter Intelligence Program" ya da kısa
adıyla Cointelpro, 1960'larda siyah radikalizmi izlemek için
kurulan özel timin adıydı. İddialara göre Martin Luther King ve
Malcolm X suikastlerinin arkasında bu örgüt bulunmaktaydı. Black
Panther Party'yi "bir numaralı halk düşmanı" ilan eden
de onlardı. Cointelpro, siyah radikallere karşı her türlü
eyleme girişiyor, bu amaçla devletin imkanlarını sonuna kadar
kullanıyordu.
Mumia Abu-Jamal davasının yarattığı politik dalgalanma, İslam
Ümmeti'nin peşpeşe gelen radikal adımlarıyla birleşmişti.
Raptivizm ve yeni hiphop radikalleri
Denzel Washington'ın başrolünü oynadığı "Hurricane"
gösterime girdiği sırada New York sokaklarında Mos Def, The
Roots, Black Thought ve Common'ın bir araya gelerek yaptığı yeni
"Hurricane" çalıyordu. Yeni kuşağın rap aktivistleri
artık Alphabet City'deki küçük şiir kafelerinden sokağa çıkmış,
Chuck D'nin beklediği dalga sonunda oluşmuştu. Hareketin başını
Brooklyn'li iki MC, Mos Def ve Talip Kweli'nin oluşturduğu Black
Star çekiyordu. Kentin nabzını tutan Village Voice dergisi, Black
Star'ı kapak yapıp onlar için "hiphop'u insanlara geri
verdiler" dedi. Hiphop kuşaklarının hepsinin tuzağına düştüğü
ego-trip'ten uzak, Kosova'da olanları takip eden, Chomsky okumuş,
Kafka'dan rhyme dizen, aklıbaşında çocuklardı.
Politika hiphop'un kimyasına karışmıştı…
James Brown'ın "Funky Drummer" parçası bugüne kadar en
çok sample edilen parça oldu. Tam 156 kere. Rap'le ilk intibalarımız
muhtemelen bu parçanın davul loop'u olmalı. Başa dön bir daha
çal, başa dön bir daha. Bir takıntı bu, bir fikrisabit. Belki
bir ego-trip. Hiphop neyse oydu. Hırçınlığıyla, tutkusuyla, özentisiyle,
erdemiyle, cehaletiyle, zaaflarıyla; neyse o.
Hiphop, üstüne binbir türlü mikrop konan bir açık yara.
Sararsan iyileşiyor, sarmazsan kangren oluyor. Onu yaratan insanların
çalık çürük yaşam öykülerinden daha fazla hiçbir şey vaat
etmedi hiphop. Atıp tuttu, belki galeyana geldi, getirdi, durmadan
yanlış yaptı, yanlışlarından ders aldığı da oldu, almadığı
da. Palavrası boldu, ama yalan tutmayan bir doğası vardı. Ilahi
bir fısıltıyı ensesinde hisseden, ama arkaya dönüp bakmayan
bir yeraltı yiğitliğiydi hiphop. Durmadan kendini yıkan, sonra
oturup bir daha, bir daha yapan, Sisyphus gibi o ağır taşı
tepeye çıkarıp çıkarıp düşürendi. Düşmanının önünde yüksek
sesle düşünendi ama her zaman neyse şimdi de oydu.
Rolldergi'den sadeleştirilerek
alınmıştır.
muskaposta@yahoo.com
|
|