Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web


 

 
 
 

Ben müziğe doğmadan başladım çünkü babam müzisyendi. Kendimi bildim bileli bizim salonda org, davul, bas, gitar vb. şeyler olurdu ve bize sürekli müzisyenler gelirdi. Babam orkestra şefiydi. Gözlerimi açtığımda kendimi farkettiğim dünya müzik dünyasıydı. Ayrı bir müzik yaşantım olmadı, müzik benim yemek yemem, su içmem gibi bir şeydi. İlk müzik denemelerim iki yaşları civarında boya kutuları, tencere kapakları gibi şeylerin üzerinde oldu. Bunlar davulları teşkil ediyordu. Halı dövme sopası gitarımdı, sehpa da sahnem… Anneannemin salonunda çok güzel bir divanı vardı o da diğer bir sahnemdi, ona perde sistemi de takabiliyordum.
 Üç, dört yaşlarıma kadar bu tür enstrümanlarla idare ettim. Dört yaşında Okay Temiz İtalya'dan gelirken babamın isteği üzerine bir davul seti getirdi bana. 'Babby Band', hatta onunla resimler çektirdim. Sonra da çalmaya başladım, beş yaşında da piyano dersleri almaya başladım. Öncelikle hocam babamdı ve sonra birkaç iyi hocam oldu. İlk orkestramı da yazlıktaki arkadaşlarımdan kurdum. Birinde tahtadan gitar, öbüründe sandık davul, ben şeftim, niye çalamıyorlar diye çıldırıyordum.

Beş, altı yaşlarında Ayşecik filmleri vardı, bir iki tanesinde oynadım. Davul çalıyordum, şarkı söylüyordum vs… Sonra bir anda film artistliği ve müzisyenlik birlikte gitmeye başladı. 5 yaşında ilk albümümü yaptım, 45'lik iki tane şarkı söyledim orda. Kara Murat gibi filmlerde padişahın oğlunu oynadım, bunun gibi birçok deneyimim oldu. Benim için bunların hepsi oyundu tabii ki.

Yoktu. Şarkıcı aynı zamanda film artisti de olurdu o zamanlar, ben bunun küçük versiyonuydum, takma ismim de Büyük İskender'di. İkinci albümümü yedi yaşında yaptım. Besteler babamındı ve babamın orkestrası çalıyordu. 140 tane konsere çıktım. Türkiye turnesi yaptık, turneler olurdu o zamanlar, 10 sanatçılık programlar yapılırdı. Bir ay turneye çıkılırdı. Böyle 3 tane turneye ve bir de Kıbrıs turnesine çıktım (babamın orkestarısyla). Sahnede bir iki parçada davul, bir ikisinde org çalıyordum bazılarında da şarkı söylüyordum. En hareketli müzik yaşantım o zamandı.
Sekiz, dokuz yaşlarında konservatuara başladım. Yetenekliyim diye beni erken de aldılar. Orada piyano okumaya başladım, bir yandan ilkokul da devam ediyordu. Onbir yaşına geldiğimde hem konservatuar, hem okul ağır gelmeye başladı. Bir de aşırı yükleniyorlardı, 'bu çocuk yetenekli daha da iyi şeyler çalabilir' diyerek. Ordaki piyano hocam Lale Önge'ydi, çok seviyordum onu ama dayanamadım, bıraktım konservatuarı, kaçtım aslında.

   Sonraki 2-3 sene müzik, hayatımdan tamamen   çıktı, sanki hiç böyle şeyler yaşamamışım gibi, unuttum bunları. Daha sonra ilk rock grubumuz şu şekilde kuruldu. Okuduğum lisede, Şişli Koleji'nde ben yine böyle tık kırı tık kırı vuruyordum, sıraları tıngırdatıyordum, alışkanlık kalmış. Sınıfta bir iki çocuk vardı çok samimi olmadığım, Pink Floyd'tan falan konuşuyorlardı, bas mas diyolardı, ben 'bas öyle olmaz' falan dedim. 'Hadi, sen de ne anlarsın' dediler, bilmiyorlar benim müzikle ilgili olduğumu. Bunlar meğer grup kurmuşlar ve davulcuları da çalmayı bilmiyormuş. Bana 'sen iyi tıngırdatıyorsun gelip çalsana' dediler. Bende 'ben zaten çalmayı biliyorum' deyince inanmadılar. Beni eve götürdüler, ben bir çaldım şaşırdılar. Benimle anlaşma yaptılar: 'Bizim davulcu davul çalmayı bilmiyor, o öğreninceye kadar sen çal' diyerek. Sonra baktım ki hiçbiri çalmayı bilmiyor ama çok da hevesliler, sonra yavaş yavaş öğrendiler. Onların öğrenmesi sırasında ben de; 'sen şunu şöyle çal', 'sen bunu böyle çal' diyerek bir nevi aranjörlüğe başladım. Herkes ne yapılması gerektiğini bana soruyordu. Onların yaptığı ve benim yaptığım şarkıların bir şekilde düzenlenmesini yapıyordum. Bütün arkadaşlarım çok iyi müzisyenler oldular: Biri Berkley'e gitti, biri Bilkent'te okudu. Bir şekilde hayat ayırdı bizi.
Bir sürü amatör rock grubum oldu. Davul çaldım, keyboard çaldım… Gittiğim heryerde çok iyi karşılanıyordum, yani bu adam geldi mi sağı solu toparlar, bizim dağınık halimizi belli bir şekile sokar, doğru düzgün müzik çıkar diye... Bütün müzisyenler çok iyi tanıdığım abiler olduğu için nereye gitsem bütün kapılar açılıyordu. Millet o yüzden de benimle çalışıyordu, stüdyoya girildiğinde para falan alınmıyordu. Biz çalıyorduk fakat yapmak istediğimiz müziğin soundunu çıkartacak yetenekli adamlar o zaman Türkiye'de yoktu. Çok iyi müzisyenler ve ton-maisterler vardı ama, biz mesela New Wave yapıyoruz, adamlar hiç ilgilenmemişler böyle şeylerle. Dolayısıyla iş başa düşüyordu. Trampeti böyle ses verince oluyor mu, basın telini böyle akort edince böyle mi oluyor vs. diye uğraşmaya başladık. Sonunda stüdyodan da anlar bir hale geldik. Bu böyle 16-17 yaşlarına kadar gitti ve artık İstanbul'da amatör rock grupları arasında tanınır hale geldim.

Profesyonel olarak ilk çalışmam; 15 yaşında, Avşa Oteli'ndeydi. Bir sezon çalıştık, çok da iyi para kazandık. Hatta benim bir şarkım vardı; 'Küçük Hanım' diye, bayağı tanınmıştı. Rock gruplarında olduğumuz için rock konserlerine çıkıyorduk.
Sonra lise bitti. Liseden müzisyen arkadaşlarla beraber olmaya devam ettik; Volkan Başaran, Mustafa Egemen vardı, Tamer Özkan vardı (şu an Yeşim Salkım'ın aranjörlüğünü yapıyor, iyi bir besteci). Hep beraber okul orkestrasındaydık.
Herşey iyiyidi ama paramız yoktu ve çalışmamız gerkiyordu, devam ettik, bir iki ekstraya gittik. Ben de nota biliyorum, klavye çalabiliyorum…. Babamın gittiği bir müzisyenler kahvesi vardı, güzel bir lokaldi, bu işlere girince biz de gitmeye başladık, ordan iş gelir diye. O zaman Kulüp 12 çok meşhurdu, orası grup arıyordu, biz oraya kabul edildik. Gece 12'de başlıyordu, sabah 5'e kadar çalıyorduk. Çeşitli sanatçılar dansözler falan çıkıyordu. Bir, iki sene böyle çalıştık. Aklınıza gelebilecek herkese çaldık. Bu; sahnede seyirciyle ilişki kurmamı ve profesyonel müzisyen olma yolunda önemli yollar katetmemi sağladı. İlk baktığınızda adama kötü geliyor 'pavyonda çalmak', ama bence çok zor ve önemli. Kerem Görsev de aynı pavyonda çalıyordu, sonuçta, şu an kendi ideallerine ulaşmış çok başarılı bir müzisyen. Bir çok müzisyen oralardan gelmiştir. Aslında yeni müzisyenlerin de buralardan geçme imkanı olsa keşke, insana çok şey kazandırıyor. Mesela şu an önüme atsınlar notayı, hiç bilmediğim bir parçayı bile çalabilirim. China Town vardı Bebek'te, İngilizce cover parçaları ve kendi bestelerimizi çalabileceğimiz bir yerdi, aynı grupla oraya girdik. Orda çok güzel bir sene geçirdik, çok iyi çaldık, herşey mükemmeldi. Profesyonel piyasada tanınır olduk.
 
  
 Kayahan'ı küçüklüğümden beri beğenirdim.   Bir   arkadaşım da Kayahan'ın gitarcısıydı, Yalova Termal Turban Tesisleri'nde çalışıyorlardı. Çok özeniyordum ona. Bizim grup da o sıralar dağılmıştı. Onların da klavyecileri ayrılmış ve bana 'gelir misin' dediler. Kayahan çok önemli değildi o zamanlar, çok tanınmıyordu. Ama benim için çok önemli bir müzisyendi, bestelerini çok beğeniyordum. Hemen atladım, hayatımın fırsatı diye baktım. Prova olacağı gün notaları önüme bir koydular, herşeyi çalıyorum ama inanılmaz zor ve karman çormandı. Bir anda koservatuar günlerine döndüm. Bu kadar teferruatlı ve zor şeylerle hiç karşılaşmamıştım. Öylece kaldım, çalamadım. Kayahan geldi; 'bu mu klavyeci' dedi, rezil oldum. On gün kadar otel odasında parçaları çıkarmaya çalıştım. Bir şekilde iyi anlaşmaya başladık. Ben klavye çalıyordum, o gitar, barlarda çalışmaya başladık (Kayahan'ın programı olarak). Üç sene kadar böyle sürdü. Kayahan'ın şarkıları meşhur olmaya başladı, Eorovision'a katıldı, Ve Melankoli zamanına geldi, grup gelişti, davulcu geldi vs. Sonuç olarak 1986'da başlayan birliteliğimiz bu güne kadar sürdü. Bunun en harketli zamanı 90-91-92 yıllarıydı. Önceleri demoları beraber hazırlıyorduk, sonra gidip stüdyoda Ümit Eroğlu ile kaydediyorduk. Ben tabii stüdyoda her yere fare gibi bakıyordum, nasıl yapabiliyor, aranjmanı nasıl koyuyor diye sürekli izliyordum -Ümit Eroğlu mükemmel bir müzisyen-. Ben de casus gibi oralardaydım, kendime fırsat arıyordum. Sonra Kayahan Benim Şarkılarım adlı albümde bana bir tane aranjman verdi, hayatımın olayı oldu bu, çok sevindim. (Üsküdar adlı şarkı). Hatta albümün çıkış şarkısı oldu. Daha sonra Esmer Günler çıktı. 18-19 yaşlarındaydım. Nilüfer'in Mor Menekşe'sinin ön arajmanlarını ben yaptım. Sonra Buğra Uğur onu tamamladı. Daha o yaşta stüdyo ve aranjman meselesine girmiş oldum. Çok direttim, bazen çekiştiğimizde, 'sen ne yapıyorsun' dediğinde 'Ben aranjör olacağım başka birşey olmayacağım' diyordum. Sonuçta bir çok karşı koyan da oldu tabii, 'bu kadar küçük yaşta bir insana böyle şeyler teslim edilmez' diye, onların da endişeleri vardı. Kayahan çok savundu beni. Daha sonra Nazan Öncel, Harun Kolçak, oldu, Nülüfer, Kayahan devam etti.

    
Kayahan'ın albümlerinin çoğunu ben yapmaya   başladım. Hatta bir albümün tamamını ben yaptım galiba. Ama tabii, Ümit Eroğlu, Erdal Kızılçay, en son Tamer Çıray gibi aranjörlerle çalışıyorduk. Ama çokça benim ismim anılmaya başlandı. Kayahan ve İskender gibi...

 
Fergan'la biz, 86'da, Kayahan'la gittiğimiz bir konserde, Marmaris'te tanıştık. Konser bitmiş, Kayahan iskelede yıldızların altında gitarıyla birşeyler çalıyordu. Fergan: 'ben de birşey çalabilir miyim' dedi. Gitarı eline aldı İstanbul diye bir parçası vardı, onu söyledi, ben çok beğendim. Çok çabuk kaynaştık fakat sonra İstanbul'da izimizi kaybettik. Aylar sonra beni buldu ve biz birlikte çalışmaya başladık. Albümdeki şarkıları çoğu 87 yılında yapıldı, bir de Fergan'ın daha önce yaptıkları vardı. Beraber müzik yapalım diye başladık, ideallerimizi birleştirdik. 4-5 kişilik grup denedik olmadı, sonunda hep ikimiz kaldık. Araya bir sürü şey girdi, onun için geç çıktı albüm. Onun evliliği, askerliği, benim başka işlerim… Belki de iyi oldu, belki daha önce yapsaydık kötü birşeyler olacaktı. O albümle daha bir tanındım. Sadece aranjör olarak değil, besteci, müzisyen, sahne vb. birçok yönden tanındım.

  
İyi gidiyordu, müzikal olarak da sorunumuz yoktu. Bu kadar hızlı bir hareket sanırım onu da beni de sarstı. Ben çok agresiftim ona karşı, sonuçta benim müzik tecrübem ona göre biraz fazla kalıyordu. Çünkü o, bu çevrenin dışındaydı ve profesyonel olarak müzik yapmaya çok fazla fırsatı olmamıştı ama sonuçta bunu kısa zamanda toparlayacak durumdaydı. Benim agresifliğim, onun içine kapanıklığı, sorunları yansıtmayıp çözmemesi ve kendine göre bambaşka yorumlaması, sonuçta kişisel problemlere geldi, dayandı. Dayanılmaz bir hal aldı aramızdaki ilişki. Bazı mali anlaşmazlıklarımız oldu. Ve sonunda da bitti. Söz, müzik çoğunlukla Fergan'a ait olmasına rağmen, birlikte yaptığımız, ortak bestelirimiz ve sözlerimiz var. Aranjmanlar da çoğunlukla bana ait olmasına rağmen yine Fergan'la birlikte yaptığımız şeyler. Sonuçta biz tam anlamıyla bir ikiliydik. Mirkelam ismi ise Mirkelam isminin güzel olmasından kaynaklanmıştı, bizi iyi yansıtacak bir isim olduğuna inanıyorduk. Bir de şarkıyı o söylediği için onun bir adım ön planda olmasını istiyorduk. Sonuçta o zamanlar yaptığımız şeyler hala bence mükemmeldi. Çok iyi konserler verdik, acayip şovlar yaptık. İnsanların bize olan ilgisini haketmeye çalıştık. Bütün isteklerimizi de gerçekleştirdik.

  
Özlem Tekin'le birşeyler yapacak gibiyken olmadı. Şebnem Ferah'la daha önceden tanışıyorduk, samimi olduk. Albümün yapılması gündeme gelince ısrarla benimle çalışmak istemiş, çok sevindim. Çünkü yine o zamalar, tam olarak yapmak istediğim şeyi zaten Şebnem planlıyordu. 6-7 ay çok çalıştık ama bence olmayan bir müziği ortaya çıkarttık. Şebnem'in kendisini ortaya koyabildik -Demir Demirkan, Tarkan Gözübüyük ve Çağlar Türkmen'le beraber-.
Bir idealimizi daha gerçekleştirdik. Bu arada Tarkan ve Demir'le grup kurmaya karar vermiştik ki bir sürü şeyler çıktı, o da olamadı. Daha sonra da hep aranjmandan gittim. Aşkın Nur Yengi, Harun Kolçak, Kayahan, Şebnem'in ikinci albümü, Meriç… Ege ve Kerim Tekin'le bazı çalışmalarımız oldu.
Ben hiçbir zaman yalnız birşey yapmak istemedim. Grup, birkaç kişiyle birşeyler yapmak benim çok sevdiğim bir şeydir. Geçen yıllara kadar hep bunu yapmaya çalışıyordum. Sonunda gerçeği kabul ettim; Tek başıma bir şey yapmazsam, hiç bir şey yapamayacağım. O zaman tek başıma yapmaya karar ve cesaret göstermeliyim. Hala üzülerek söylüyorum, bu kararı verdim. Bütün işleri bu yaz başında bitirdim ve ilk defa kendi albümümü yapıyorum.


Bir senedir Kurban var. Kurban diğerlerinden farklı çünkü; daha önce ben başka şirketlere prodüktörlük, aranjörlük yapıyordum. Kurban kendi şirketimizin plakçı olarak ilk ürünüdür. Yani Kurban'ı biz aldık, yaptık ve kasetini piyasaya çıkardık. Tempo Müzik dağıtımını yapıyor. Bu da bizim ilk kez kasetçilik denememiz oldu. Çok memnun olduk ama ne kadar zor olduğunu da gördük. Genelde müzisyenler plak şirketine, plak şirketleri de müzisyenlere verip veriştirir, gördük ki ikisinin işi de çok zor ve farklı. Bu arada Şebnem'in albümünden sonra bir stüdyo açtık, o stüdyo şirket oldu. Sanatçılarımız -Kurban ve şimdi ismini söylemek istemediğim adaylar- bu şirkette hep birlikte çalışıyoruz. Kendi albümümü de kendi şirketimde yapacağım.

Yıllar sonra tek başına birşey yapmaya kalktığında, insan önce kendisini tanımaya çalışıyor. Bu kadar yoğun bir çalışma içerisinde bu saydığım projelerin her biri 5'er 6'şar ay sürüyor (birbirine geçmeli bir biçimde). Yoğun çalışma temposu içerisinde insan kendini pek tanıyamıyor. Kendinle ilgili bir şey yapmak için kalktığında 'ben kimim ya' diyorsun kendini tanımaya çalışıyorsun. Neleri beceriyorum, neleri beceremiyorum, bunları bir araya topluyorum. Ben sanıyorum ki ritm konusunda başarılıyım. Synthesizer'dan çok iyi anladığımı sanıyorum. Kullandığım çoğu ses kendi kreasyonumdur. O da 3-5 yaşlarından beri synthesizer'la haşır neşir olmaktan gelir, hatta en iddialı olduğum budur çok iyi synthesizer programacısıyım.
Sample; yani başka yerde kullanılmış olan sesleri kaydedip onları, değiştirerek kullanma konusunda bayağı bir tecrübeliyim. Bunu bir müzik tekniği olarak sürekli kullanıyorum ve hatta kendime has bazı özelliklerini geliştirdim . Şimdi elde ne var: Ritm var, synthesizer var, bir de sample var. Ben yaşadığım ülkenin oryantal müziğinden, çevredeki müzikten de çok hoşlanıyorum. Bana çok mistik ve dramatik geliyor. Sonra heybetli ritimlerden hoşlanıyorum. Demek ki elimdekilerle böyle bir şey yaparsam ben tam istediğim müziği ve becerebileceğim şeyi yapmış olurum diye düşündüm ve yola böyle çıktım... Ergün Gündüz'le bu arada bir şeyler oldu. O, beni dinledi ve bir teklif getirdi. Bir çizgi film projesi var: "Acaba hala Osmanlı İmparatorluğu olsaydı veya yeniden gündeme gelseydi, nasıl bir yaşantı olurdu?" çerçevesi içerisinde oluşan bir hikaye bu. Ben yaptığım şeylerde bu tarihin izlerini görüyorum, o da böyle bir çizgide olmuş hep. Biraz Osmanlı'yı andıran, etnik, dans öğeleri taşıyabilecek, çok modern bir tekno müziği bu şekilde yapacağım. Bunu becerebilirsem çok iyi, şu anda denemeleri var. Sadece enstrümantal olmayacak, vokalli parçalar da olacak. Bir çok şöhret şarkı söylemek istiyor albümümde, bu da beni çok gururlandırıyor.

Küçüklüğümde şarkı söyledim ama daha sonra bıraktım, şimdi kendimi hiç şarkı söylüyor olarak göremiyorum. Yani içime sindiremediğim birşeyi durup dururken yapmanın da anlamı yok, ne kazandıracaktır ki bana? Ulaşmak istediğim şeye şarkı söylemeden ulaşsam da olur. Başka özelliklerim var, onları koyabilirim. Çok iyi sahne showları yapmayı düşünüyorum. Bir nevi belki Kitaro, Jan Michele Jarre gibi ama bunun çok daha oryantal, tekno-rock gibi bir halini düşünün. Böyle bir şey olması yolunda gidiyor işler, inşallah öyle olur.

  
Yaz başında başkalarına aranjman yapmayı kestim. Çok mecbur kalmadıkça yapmamayı düşünüyorum. Zaten Kurban'la ilgileniyorum, Kurban'ın yeni klibini çektik falan. Kendi albümüm bittikten sonra da Kurban'ın 2. albümü var zaten, eğer olursa tekrar Şebnem'le çalışmak istiyorum. Belki bir kaç kişi daha… Bu bana yettiği gibi fazla bile kalacak, ve bence yeterince huzurlu bu kadarı. Şu anda tek konsantre olduğum şey bu albüm.

Peki nasıl bir his ilk defa kendi albümünüz için çalışmanız?
Çok korkutucu bir his. Önceden kendi ismimde 2 tane albümüm vardı ama o zaman beş yaşındaydam, onlar eğlence, oyun gibiydi. Şimdi büyüyünce, insanlar belli ihtiraslara ve o ihtirasların getirdiği belli korkulara sahip oluyorlar. Başarmak, başaramamak gibi, 'ya olmazsa' başlıyor tabii o zaman. Şimdiye kadar, bazı şeyler kötü gitse de, olan önündeki insana oluyor, sen kendini koruyorsun. Şöhreti ve parayı o kazanıyor ama en güvensiz, riskli durumda da o bulunuyor. Şimdi herşeyi atıp en öne sen çıkıyorsun. Bu şu ana kadar yaşamadığın ve şimdi de yaşamaya karar verdiğin bir şey. Bir sürü insanın içinde birdenbire çırılçıplak soyunmak gibi bir şey. Buna cesaretin varsa yaparsın. Ama neyse ki key-board var, domates yağmuru olursa onun arkasına saklanırım.


   
Bazı günler gelip bazı şarkıların final kayıtlarını    yaptığımız da oluyor. Benim çok dağınık bir çalışma şeklim vardır, son ana kadar ben hariç kimse anlayamaz, son gün birdenbire çalmaya başlar herşey. Kasım, Aralık gibi hazır olur herşey sanıyorum. Albümün çıkma vakti ise tamamen artık Namık'a (Arıkol) ve başka insanlara kalacak…
Bu albüm bitene kadar da başka hiç bir şey istemiyorum. Para kazanmak amacıyla bir kaç günümü alan işler olabilir ama başka bir sanatçının albümüyle ilgilenmek istemiyorum.

  
Evet, vokalsiz de var. Ben müzisyenim, enstrümantalistim ama insan sesinin çok farklı olduğunu düşünüyorum. Ne kadar enstrümantal bir şey yaparsan yap, onun içine herhangi bir insan sesi girince o kadar insancıl hale geliyor ki, bunu hiç bir şekilde başka türlü sağlayamıyorsun. Biri konuşsa bile üstüne, o bir anda sizden birşey olmaya başlıyor. Ben özellikle böyle bir şey duymak istiyorum. Gerekirse ben konuşurum. Hatta bir alet var bende söylüyorsun, synthesizer olarak çıkıyor sesin. Bu tür bir teklifin böyle iyi şarkıcılardan gelmesi benim için bir çok açıdan avantajlı, beğendiğim insanların benim albümümde söylemesi bana büyük zevk verir, bu dinleyenler için de hoştur. Bunu kullanmamak çok aptallık olur. Keşke ben iyi bir şarkıcı olsam da söylesem.


Benim için iş değil, açıkçası kimse para vermese de ben yine müzik yapacaktım. Bir müzisyen para kazanmak için müzik yapmaz, ama halı tüccarı para kazanmıyorsa halı satmaz. Müzisyen zaten müzik yapar, belki o paraya dönüşür ve müzisyenin geçimini sağlar. Böyle birşey olmasa da yine müzisyen müzisyendir.

  
Belki bir şarkıcı olmak daha kolay, bir şarkı söylüyorsun, bitiyor. Benim yaptığım herşeyde detay var. Sihiri burda, onları es geçtin mi iyi bir şey çıkmıyor, yavan geliyor, insanı etkileyecek noktaları olmuyor.
Yaptığım işten çok zevk almama rağmen çok bezgin anlar da yaşadım. Keşke sadece sörf hocalığı yapsam, güneyde bir yerde, dalgıç eğitmenliği yapsam diye çok düşündüm. Kendini dünyanın bir sürü güzelliğinden mahrum ediyorsun, bir odaya kapanıp, sadece birtakım sesler çıkaracağım diye. Değer mi diye insan düşünüyor bazen, bu kadar güzel havalarda, iyi dostluklar kurabilecekken. Mucizenin içinde yaşıyorsun ama kendin başka bir şeyler yaratmaya çalışıyorsun. Bu da bir psikolojik sorun herhalde. Ama şimdi öyle düşünmüyorum. Kedi albümüme girdiğimde çalışmalarım da düzene oturdu. Artık sabahlara kadar sürünmeden çalışıyorum. Eve gidebiliyorum, sağa sola gidip gezebiliyorum. Eskiden bunları yapamıyordum nedense, buna rağmen de şu an hayatımın en disiplinli çalışmasını yapıyorum…
muskaposta@yahoo.com
 




 

Baba Sayfa
Önder Focan
İ.Paydaş
Uç Noktalar
ArifMardin
Gitarın Tarihi
Hip Hop
Neil Young
G.Harrison
Björk
Telif Hakkı
Bulutsuzluk
Kültür
K.Gündemir
Müzikal Beyin
Matematik
Kabullenmek
Eurovision

Hazırlayan

T O R A N A G A
BÜYÜKBABA

muskaposta@yahoo.com