Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web


 

 
 
 

Opera gibi yüksek kültürel formlara entelektüel ber tavırla yaklaşılması zorunludur. AMA düşük kültürel formlar için böyle bir gereklilik aranmaz.

Doç. Dr. FIRAT KUTLUK*

MÜZİĞİN insan yaşamındaki yeri konusunda farklı disiplinlerde yapılan yüzlerce araştırmanın nedenini anlamak güç değil. İçerdiği anlama ve işleve göre yapılan tanımlamalar, getirilen kavramlar ve önerilen hipotezler, müzik türlerini yine farklı açılardan sınıflandırmalar...Bu türleri birbiriyle karşılaştırma ve kimi zaman "değer" açısından etiketleme gibi çalışmalar günümüzde de devam ediyor. Özellikle de Türkiye’de...
Müziğin ne olursa olsun müzik olduğunu kabullenmek güç. Nicholas Cook’un deyişiyle her müzik farklıdır ama her müzik de müziktir. Oysa geçtiğimiz yüzyıl da içinde olmak üzere bu konuya hep temkinli yaklaştı müzik adamları. Etnomüzikolojinin çıkışı boşuna değildi; genel anlamda müziği konu edinen kitaplar ansiklopediler Batı sanat müziğini temel aldılar. Batı formları dışında kalan müzikler önemsizdi. Kimileri egzotik birer öge olarak kısaca ele alınıp bırakıldı.
Larousse Müzik Ansiklopedisi, Introduction to nonEuropean Traditions bölümüyle başlar. Müziğin ritüel yönü, Afrika müziği, Hint müziği ve Arap müziği başlıklarıyla 40 sayfalık bir bölümü yeterli bulur. 510. sayfadaki The World of Jazz bölümüne değin, Batı sanat müziği ağırlıkta. Caza ayrılan bölüm, toplam 14 sayfa ve hemen ardından yeni yönelimler başlığıyla avant - garde’lara geçiliyor. Cook, buna benzer bir örneği "New Oxford History of Music" için veriyor:
"... İşin anlamlı yanı, bu tür çok ciltli inceleme kitaplarında Batılı olmayan geleneklere karşı takınılan tutumdur. Bu geleneklere yer verilse bile genellikle en başta verilir. Ölçüler, notalama, çalgı gibi müzik ögelerinin incelenmesine birkaç bölüm ayırarak başlayıp, Batılı olmayan müziğe de burada yer vermek yaygın olarak kullanılan bir taktiktir."

Aynı taktiği popüler müzikler için görmek de alışılmış bir tutum. Bu türe ilişkin betimlemelerde sürekli bir alt üst ayrımının yapılması kaçınılmaz. Popüler müziğe -kültüre temkinli yaklaşılmasında da kültürel düzey sınıflaması belirgin rol oynar. Simon Frith, üst kültür - alt kültür ya da yüksek kültür - düşük kültür terminolojisiyle açıklanmaya çalışılan bu katmanlamayı açıklarken İngiltere’de geleneksel burjuva sanatlarına gösterilen ilginin büyüklüğünü örnek gösterir. Opera gibi yüksek kültürel formlara entelektüel bir tavırla yaklaşılması zorunludur ama eğlence amaçlı düşük kültürel formlar için böyle bir gereklilik aranmaz. Craig McGregor’un dikkati çektiği nokta da insanların opera, bale ya da resim gibi geleneksel ve güvenilir sanatları yeğlemesidir. Oysa yazara göre kültür eylemdir ve katılımcı bir yönü bulunur. Popüler kültüre burun kıvıranlar kalite ve popülerlik arasında hiçbir bağlantının olmadığını savunurlar. McGregor’un buna en kestirme yanıtı Bob Dylan ve Beatles... Bir dinleti arasında görmeye gittiği Louis Armstrong’a hep aynı şeyleri mi çaldığını sorduğunda evet yanıtını alır. Armstrong ayrım yapmadan gittiği her yerde aynı dağarı çalar. Sanatçı, eleştirmenlerin hiç değişmeyen bir dağara saplanıp kaldığı yolundaki eleştirilerini ise şöyle yanıtlar: "Dinleyicinin istediği ezgiyi çalmak zorundasın, istedikleri bu. Yeni bir şey çalıyorsun, senden eski parçalarını istiyorlar."
Popüler olanın tanınmışlığı ve geniş kitleler tarafından sürekli dinlenmek istenişi, Batı sanat müziği sevenler açısından pek kabul edilemez. Oysa buna benzer bir durumu bu türde de yoğun biçimde görebiliriz. Bir gitar dinletisinde dinleyici merakla Asturias’ın ne zaman çalınacağını bekler. Programda yoksa bile en azından bis için umutlarını canlı tutar. Fazıl Say birkaç yıl önce Diapason’a verdiği bir söyleşide dinleti organizatörlerinin çalmasını istediği yapıtları öğrenmek ve çalmak zorunda olduğunu söylüyor, bu nedenle dinletilerinde doğaçtan çalma isteğinin bu aşamada mümkün olmadığını vurguluyordu.
Estetik sermaye
Geçenlerde televizyonda izlediğim İngiltere Batı Sanat Müziği Ödülleri 2001 bu açıdan çarpıcıydı. Sunucunun kullandığı popüler klasik müzik terimi geceyle ilgili yeterince ipucu veriyordu. Törenin başında bu yıl İngiltere’de 12 milyon klasik müzik CD’si satıldığı ve bunun da iyiye işaret olduğu anlatıldı. Ardından sis bombaları arasında Vivaldi çalan Vanessa Mae geldi ekrana. MTV formatında hazırlanan değişik kategorilerde ödül alan sanatçılar, yine aynı formatta yapılan teşekkür konuşmaları, çigan çalan Nigel Kennedy, gitar, tumba, marakas ve synthesizer eşliğinde Paganini çalan Julian Lloyd Weber. Batı sanat müziğinin Rönesans’tan bu yana gelişen popüler olma çabası, dinleti dağarı ve nota basımının satış üzerine odaklanması, geçtiğimiz yüzyılın son on yılındaki kimi ilginç gelişmelere zemin hazırlaması açısından önemli. Her yüzyılın dinleti programı farklı. 19. yüzyılın sonlarından başlayarak geçtiğimiz yüzyılın bu açıdan belirleyici özelliği endüstrileşmenin başlamasıydı hiç kuşkusuz. Sanayi toplumunun getirdiği bir beğeni ve dinleme ediminin sözkonusu olması günümüzde doğal olarak kayıt sektörünü de etkiledi. Highlight tarzında ve neredeyse günlük yaşayış programlarına göre piyasaya sunulan ve yine ilginç isimlerle dikkat çekmeyi amaçlayan CD örnekleri giderek çoğalıyor. Popüler müziklerde 1970’lerden bu yana sıkça gördüğümüz ilginç plak kapağı tasarımları Batı sanat müziği örneklerinde yer almaya başladı. Cinselliğin bu tasarımlarda önemli yer tutması da artık alışılan durumlardan. Müzik sektörünün Batı sanat müziğini de pazarın geniş bir alanı olarak düşünmesi ve yeni satış teknikleri geliştirmesi kaçınılmazdı. Ancak bu müziğe yüklenen anlam ya da değer, geçmişe yönelik bir tutuculuğu da beraberinde getiriyor. Verdi’nin operalarındaki konuları popüler olma çabasıyla seçtiğini çoğu kişi kabul eder hatta bunu eleştirir. Rossini de bu tip eleştirilerden nasibini aldı. Günün beğeni ölçütleri Rönesans’tan romantik döneme değin her zaman etkin oldu. Müzik yapıtı, birçok dönemde mal olarak görüldü. Cook bunu
"estetik sermaye" olarak tanımlar. Batı sanat müziğinin evrensel olmadığını bir türlü anlayamayan ve nedenlerini kavrayamayan müzik yazarları bu durumu kesinlikle kabul etmez. Müziğe yüklenen tanrısallık, ustalık, sanatsallık gibi anlamlar onlar için daha çekicidir. Plehanov, müziğin üretiminde ekonomik ögeyi atladığımız sürece hiçbir sağlıklı sonuca ulaşamayacağımızı savunur. Simon Frith plak satışlarının altın yıllarını yaşadığı 70’lerin ortalarından söz ederken o dönemlerde bir rock eleştirmeni olmanın promosyon yağmuruna tutulmak demek olduğunu söyler. Kendisine yalnızca plak değil plakla birlikte tişört, poster, çanta - cüzdan, oyun kartları, İngiltere karayolları haritası, saat, şarjlı araba, el süpürgesi, hatta reçel ya da marmelat kavanozları geldiğini anlatır. Plak şirketleri çıkardıkları ürünün gerçek değerinin anlaşılması için yanına birtakım yararlı ya da kullanışlı şeylerin eklenmesi gerektiğini düşünmüşlerdir. O dönemlerde aynı şey Batı sanat müziği ürünleri için de yapılırmış. Sözgelimi Wagner’in tüm yapıtlarını alanlara bornoz hediye edilirmiş. Bir reklamcı, Gery Moira, reklamlarda insanlara tanıdık gelen müziği kullanma nedeninin belli olduğunu söyler. Renault’nun Creams’in "I Feel Free"sini ya da Pirelli’nin Doors’un "Riders of the Storm"unu kullanması gibi... Nike yeni ayakkabı modelini tanıtırken Beatles’ın "Revolution"ını seçiyor. 1980’lerde bu, çok tartışılan bir konuydu. Yani John Lennon’ı ayakkabı, Jim Morrison’ı da araba lastiği satarken nasıl düşünürüz? Bunun etik yönünün yanı sıra eğer rock yıldızları böyle bir şeye hizmet ediyorlarsa rock’ın anlamının ne olduğu sorusu kaçınılmaz. Ya da kabaca rock’ın artık ne hale geldiği sorgulanmalı... Kimileri bunun postmodern durumun rock versiyonu olduğundan söz eder. Frith de, eğer rock’ın anlamı değiştiyse ve gençliğin karşı kültüründen market karşı kültürüne geçtiyse bunun nedeninin teknolojik gelişmeler ve demografik değişimler olduğunun altını çizer.
Tüketim maymunu’
Aynı şeyi Batı sanat müziği ya da bu türün CD satışları için de düşünmek çok anlamlı. Daha önce de vurguladığım gibi sanayi toplumunun getirdiği bir beğeni ve dinleme edimi sözkonusu. Bu bir sorun mu ya da bu durumu kabullenip kabullenmeme gibi bir tartışma gerekli mi? Kimilerine göre evet. Batı sanat müziğinin ciddi bir uğraş olduğunu düşünenler için elbette evet. Sözgelimi kitapçığında Chopin’in 19. yüzyıldaki etkisini soyluları baştan çıkarmakla sınırlayan bir CD’yi dinleyen Chopin hayranı ne düşünür? Ya da uyumak için en ideal yöntemin Beethoven dinlemek olduğunu varsayan bir CD’yi... Elbette tıpkı Morrison, Lennon ya da Verdi gibi Chopin, Beethoven, Glück ve Bach’ı farklı anlamlarla dinlemek insanı biraz ürkütebilir. Müziğin anlamı ya da müziğin nasıl dinlenilmesi gibi kurallar ortaya konabilir. Ama asıl günümüz insanının özellikle Batı sanat müziğini nasıl dinlediğini göz önünde bulundurmalıyız. Müzik endüstrisinin bunun farkına varması ve bunun için -elbette idealist bir yaklaşımla değil sorun yalnızca para- yeni çözümler üretmesi kadar doğal bir şey olamaz. Aslında bu tip konularla karşılaşmaya ciddi bir biçimde 1991 yılında başladık. Mozart’ın 200. ölüm yıldönümü için yapılanlar hâlâ belleklerde. Çikolatasından donuna varıncaya kadar her şeyi üretilen ve gerçek anlamda kitlesel bir tüketim maymunu haline getirilen Mozart... "Amadeus" filminden sonra ortalığı kasıp kavuran Mozart plak ve kasetlerini de unutmayalım. Ya da Üç Tenor grubunun pop listelerine girişini.
"Kahvaltıda Bach"
Müziğin olduğu yerde para var. Pete Seeger bir zamanlar maden işçilerinin grevlerine destek için bestelediği ve meydanlarda söylediği şarkılarla yıllar sonra diskolarda gençlerin dans ettiğini gördüğünde çok şaşırdığını söyler. Amerika’da komünist liderlerin 1949 yılındaki duruşması sırasında onlara destek amacıyla yazdığı "If I Had a Hammer", yıllar sonra otel lobilerinde çalınır. İnsanların müziğe okumaktan çok daha fazla para harcadığı biliniyor. Müzik bir mal / meta konumunda. Bir para basma makinası... Satılır ve tüketilir. Ne tür bir pazarı var, kârlı mı, hangi satış stratejisi daha iyi?
Geçenlerde bir müzik markette üzerinde "Bach Complete" yazan bir çanta gördüm. Buna küçük çaplı bir bavul diyebiliriz. Üzerindeki fiyat sanırım 570.000.000 liraydı. Param olsa ve bunu alsam kendimi nasıl hissedeceğimi düşündüm. Yani bir alışveriş merkezinde elinde "Bach Complete" yazan bir CD bavuluyla dolaşmak. Para; yaratır, zorlar ve yapıyı değiştirir. Tıpkı yeni CD modellerine yaptığı gibi...
Özellikle son 20 yıldır müzik endüstrisi denince akla hemen popüler müzik geliyor. Müzik endüstrisi ve popüler müzikler arasındaki ilişkiyi yani endüstrinin müziği bir meta olarak sunma düşüncesini Batı sanat müziğine uygulamak hiç de romantik bulunmaz. Oysa az önce sözünü ettiğim CD’lerin çoğunun satışa yönelik olması ya da dinleme kolaylığı sağlaması bu ilişkinin sağlam bir kanıtı. O CD’ler için genel olarak çok bilinen yapıtların ya da kimi bölümlerinin seçilmesi de bundan. Acaba bütün bunlar bu CD’lere pazar içinde daha çok alıcı bulmak için mi? Yanıt kesinlikle evet. Soruları çoğaltabiliriz: Batı sanat müziği dinleyicisi azaldı mı? Onlara satışa yönelik yeni yöntemler mi sunmaya çalışıyorlar? Farklı sunumlar yeni dinleyiciler için mi? Her ikisi de mi? Hedefi endüstri toplumu olarak mı belirleyelim yoksa tüketim toplumu diye mi?
Bu kapakları Adorno görseydi, kesinlikle kapitalizmin kötü bir oyunu olarak betimlerdi. Gerçekten Mozart’ın bir senfonisinden ya da Bach’ın flütçembalo sonatlarından daha mı çok sattı Kahvaltıda Bach CD’si?
Kayıt sektörünün bu tip çalışmalarını iyimser ve kötümser bakış açılarıyla değerlendirmek olası. Acaba hangisi daha ağır basar? Kötümserler kültür endüstrisi kavramını ileri sürebilir. Horkheimer ve Adorno’yu anımsayalım: Bir canavar yaratıldı, kitleyi aldatan bir canavar. Adorno bunun tanımını şöyle yapar:

"Kültür endüstrisinin tüm amacı aydınlanma karşıtı olmasıdır. Kitle aldatması insanın aklını karıştırır, bağımsızlığı engeller ve tüm bunları yaparken de herşeyin farkındadır.
Ülkemize gelen Hollanda’lı bir kemancı, televizyonda kendisiyle yapılan bir söyleşide çoğu müziksever için beklenmedik bir açıklamada bulundu:
"Klasik müzik öldü. Diriltmek için ne yapmak gerekir onu düşünmeliyiz."
İngiltere Batı Sanat Müziği Ödülleri 2001, popüler olanın düzeysiz olduğu savına gönül verenler için acı dolu bir geceydi. Hollandalı kemancının sözleri de pek iç açıcı sayılmaz. Batı sanat müziğinin öldüğü gibi bir düşünce ben de dahil olmak üzere çoğu insan için abartı. Sektörün eski canlılığını koruyamaması ya da müziğin artık daha az dinlenmesi mi böyle bir yargıya neden oluyor? Sorun, müziği hâlâ 18. yüzyıl burjuvazisine ait bir şey gibi gören ve aristokrat eğilimlerle değerlendirenlerde acaba daha mı belirgin?
Batı sanat müziği kayıtlarının satışı, müzik endüstrinin toplam satışının yalnızca yüzde 3’ü. Virgil Fox, synthesizer ile Bach yorumladığında, Corea, Mozart konçertoları çaldığında ve Brubeck, Bach kantatlarının düzenlemesini yaptığında bu tepkiler gelmemiş miydi? Yoksa bunu da bir küreselleşme olgusu içinde ele alıp yakında Bach ve Beatles’ı aynı listelerde yarışırken görmek doğal mı karşılanacak? Brit Awards 2001 bunun ilk ciddi sinyallerini verdi. Çünkü daha önceki örnekler bu denli belirgin değildi. Şirketlerin CD satışlarını arttırabilmek için yapabileceklerinin sınırını kestirmek güç. Kemancı Lara St. John ya da viyolonselci Ofra Harnoy’un günümüzün çok satan seslendiricileri arasında yer almalarının nedeni çalmadaki ustalıklarından çok dinleyici tarafından güzel bulunmaları ve erotik CD kapakları...
Pornografik pazarlama
St. John’un Jailbait Bach albümünün, piyasaya çıktıktan kısa bir süre sonra 30.000 satmasını, sanatçının çıplak göründüğü ve göğüslerini kemanıyla gizlediği CD kapağına bağlayanların sayısı hiç de az değil. Sektör, çıkardığı CD’leri neredeyse pornografik bir pazarlama tekniğiyle satışa sunuyor. Reklamlarda da durum aynı. Sözgelimi Lara St. John vücudunu havluyla sarıp, eline de kemanını alarak poz vermekte bir sakınca görmüyor. Yüzde 3’lük oran, sunuşa seksin eklenmesini zorunlu kılıyor demek. St. John’un bu albümünün daha çok orta yaştaki erkekler tarafından alındığı gibi bir tahmin yapılıyor. Kapağında iki çıplak erkeğin yer aldığı CD örneğinden bu yana sektörün eşcinsel müzikseverleri de unutmadığı görülüyor. Bir müziksever, artık dinletilere gittiğinde 50 yaşın altında kimseyi görememekten yakınıyor ve gençliğinde ünlü bir seslendiriciyi dinleyebilmek için neleri göze aldığını anlatıyor. Sonuçta iş, popüler kültürün bu müziği nasıl katlettiğine dayanıyor. Güçlü bir kültürel mirasın yok oluşuna ağıt yakılıyor.
Para yaratır, zorlar ve yapıyı değiştirir. Tıpkı yeni CD modellerine yaptığı gibi...

* Doç.Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Müzikoloji Bölümü

muskaposta@yahoo.com

 




 

Baba Sayfa
Önder Focan
İ.Paydaş
Uç Noktalar
ArifMardin
Gitarın Tarihi
Hip Hop
Neil Young
G.Harrison
Björk
Telif Hakkı
Bulutsuzluk
Kültür
K.Gündemir
Müzikal Beyin
Matematik
Kabullenmek
Eurovision

Hazırlayan

T O R A N A G A
BÜYÜKBABA

muskaposta@yahoo.com