| |
Neil Young'ın gönlünü
gene kuru tahta gitarlar çelmiş, elektriklisini bir kenara bırakmış,
sakin, dingin, eskilerin tabiriyle "asude-hal" bir albümle
geri döndü: "Silver & Gold". Bir yeniyetmenin
incecik, kırılgan sesinde 55 yaşının bilgeliğini yaşatan
Young'dan, son yılların bu en güzel folk şarkılarını
dinlerken aşağıdaki röportaja göz atmayı unutmayın…
Yaşlanıyor
olmak kafanızı kurcalıyor mu?
Neil Young: Bob Dylan bu soruya bir gün şöyle cevap vermişti:
"Kabahat benim değil, elimden bir şey gelmez..."
Benimseyebileceğim bir cümle. Genel duruşumun, yüzümün, bazı
hareketlerimin değiştiğini görüyorum. Ama geri kalan her şey
bana aynıymış gibi geliyor. Yapraklar düşüyor, yeni ağaçlar
çıkıyor, ufuk hep aynı kalıyor... Bazı düşler gerçek oldu;
bazılarının benim tahayyül ettiğimle bir alâkaları olmadığını
fark ettim; o zaman da pılımı pırtımı toplayıp başka yerlere
gittim... Benim hoşuma giden seyahat etme şekli böyle: İnsanın
kendisine çizdiği yol, en az durduğu yerler kadar önemli. Yaşam,
daha ziyade iyi bir şey, hakikaten. Bana pek çok zevk veriyor,
ondan çok şey elde ediyorum. Hayatımda hiçbir zaman, "bu
Allahın cezası gezegende ne halt ediyorum" diye içimden geçirdiğim
bir dönem olmadı. Bu hissi duyan insanların olduğunu biliyorum,
ama ben bir türlü inanamıyorum. O noktaya gelmek çok korkunç
bir şey; yine de izlenecek daha iyi yollar var.
Bir tür bilgeliği yakalamış olabilir
misiniz?
Yoo, yoo, yapmayın, lütfen! Ben sadece kendi yolumu izliyorum, bir
sonraki mola yerine kadar tırıs tırıs gidiyorum. Müziğin,
bilgeliğe varan yolda sizi bir noktadan diğerine uslu uslu götüren
sevimli bir at olduğunu sanmıyorum... Bundan biraz daha dolu, daha
gergin, infılak edici olduğunu umma cesaretini gösteriyorum. Sonuçta,
tek bir hedefim var: Güzel şeyler kurmak ve bir kere onlar kendi
kendilerine yaşar hale geldiğinde, araziyi terk etmek. Daha önceden
kurduğum bir şeyin devam edebilmesi için sürekli çalıştırmam
gerekse, bunu canla başla yapamam. Benim mesajım gayet açık:
Daha önceden yaptığım bir şey tarafından frenlenmek
istemiyorum. Bütün fırsatlara açık olmak istiyorum. Her şeyin,
bulunduğum yerlerin, gördüklerimin, işittiklerimin benim üzerimde
derin etkisi var. Bilinmeyeni, yabancı olanı, herhangi bir peşin
hüküm sahibi olmadan ve de en ufak bir soru sormadan kabul etmeye
hazırım. Yoksa, her şey tamamen öngörülebilir hale gelir ve
bizim tek yaptığımız bilgiçlik taslayarak "büyük bir
profesyonel" kariyerinde bunları korumaktan ibaret olur. Her
albümümde, bazıları tercihlerimi alkışlarken, kimilerinin de
berbat bir şekilde çuvalladığımı düşünerek yüzlerini buruşturduğunu
görmek beni tatmin ediyor. Bu karışım, hayatta tanıdığım en
iyi ateşleyici.
Biçim ve içerik bakımından,
"Silver & Gold"un en mahrem, en samimi albümünüz
olduğu söylenebilir mi?
Son solo turnem esnasında, insanların tepkileri bunu kanıtlıyordu:
Pek çok kişi, sırf şarkıların anında kendilerini çok
etkilediğini söylemek için beni görmeye gelmişti. Her müzisyenin
kariyerinde, dinleyicilerin daha mahrem bir şekilde bağlandığı
bir albüm hep vardır. Benim açımdan, bu albümle bu oluyor sanıyorum.
Her şeyi görelileştirme eğiliminde olduğumdan, bunun benim için
sadece diğerlerinin üstüne eklenen bir albüm olmadığını,
beni çok mutlu ettiğini söylemek isterim. Bu samimiyet,
mahremiyet yanı, aynı zamanda stüdyoda canlı çalmış olmaktan
da kaynaklanıyor. Bu grup hissiyatını, o anda ortaya çıkıveren
kimyayı seviyorum. Havayla ilgili bir yanı var, açık bir sound
-aynı koşullarda yapılan "After the Gold Rush" gibi
biraz. Bir albüm dinlerken, olan bir şeyi işitmek isterim, olmuş
olan bir şeyin sound'unu değil.
"Silver & Gold"u yapabilmek için
niçin bu kadar zamana ihtiyacınız oldu?
Bundan üç yıl önce olgunlaşmaya başlayan bir albüm bu. Yolda
sürtmenin artık o kadar önemli gözükmediği bir yaşa geldim
sanıyorum. Benim için en alışılmadık olanı, bu albümü
yaparken gösterdiğim özen. Halbuki aşırı titizliğin müziğin
hakikatinden bir şeyler aldığını düşünme eğilimindeyimdir.
"Silver & Gold"da aşırıya
kaçmış bir prodüksiyon hissedilmiyor hiç; gereksiz efektlere başvurmadan,
siz ve arkadaşlarınız, içtenlik dolu bir hava içinde, canlı
olarak çalmışsınız...
Evet, ama iyi formülasyonu bulana kadar çok deneme yaptım. İlk
başta, "Acoustica" adını vermek istediğim tamamen solo
bir albüm düşünmüştüm. Böyle bir denemeye çok uyan -bir tür
oda müziği de diyebiliriz- birikmiş şarkılarım vardı. Bu son
yıllarda, armonikadan ukuleleye, hırdavatçı dükkanlarında üç-beş
kuruşa satılan çeşitli enstrümanlara, kendime çok geniş bir
cephane düzdüm. Kulağa hem ham, işlenmemiş hem de yumuşak
gelen, uyumsuzluklarıyla insanı okşayan sesler kullanmak
istiyordum. Denemelerim oldukça tuhaf oldu, ve açıkçası pek de
ikna edici değildi. Ben de vazgeçtim ve albümde çalmaları için
bazı eski dostları imdada çağırdım. Çiftliğimde çok güzel
session'lar kaydettik, ama benim Crosby, Stills ve Nash'le tekrar
buluşmam üzerine proje yarım kaldı. Sonra tek başıma bir
turneye çıkmaya karar verdim. Bu yeni şarkıları açığa çıkarmayı,
dinleyicilerle temasa sokmayı istiyordum. İçlerinden bazılarının
bana pek aşina olmayan yapıları vardı, egzersiz yapmam
gerekiyordu. Bütün bu dağılıp saçılma "Silver &
Gold"un çıkışını geciktirdi, ama benim açımdan çok aydınlatıcı
oldu.
Peki bu solo albüm projesini niçin gerçekleştirmediniz?
Sizin gibi yalnızlık düşkünü birisi ötekilerden kolay kolay
vazgeçemiyor mu?
Bir anlamda, öyle. Ben bir tür sosyal yalnızım. Müzikal coğrafyamda,
sadece bana ait olan bozı köşe bucaklar var. Örneğin, sözleri
yazmayı bir başkasıyla paylaşmayı tahayyül bile edemem: Orası,
özel alan. Ama sonrasına gelince, kayıt yapma aşamasında, kendi
parçalarımın, güvendiğim, tanıdığım insanlar, dostlarım
tarafından renklerine kavuşmasını işitmekten daha harika bir şey
olamaz. Her nekadar içeriği tamamen otobiyografık olmasa da,
"Silver & Gold"un oldukça mahrem bir boyutu var. Bu
albümde beraber çaldığım müzisyenlerin en değerli katkısı,
üstümdeki bütün sıkıntıyı çekip almış olmalarıdır.
Onlara şarkıları hiçbir tereddüt duymadan, kendimi sınırlamadan
ve edepsiz hissetmeden sunabildim. Genellikle, iki ya da üç kez çaldık
ve işi kotarmaya yetti. İlelebet tekrar yapmayı hiç
istemiyordum. Çoğu zaman olduğu gibi, parçalar nasıl çalınacaklarını
kendileri dayattı ve öyle pek büyük numaralar gerekmedi. Bu ısmarlayabileceğiniz
bir şey değil; uygun insanları bulmanız lazım.
"Silver & Gold"da bazı parçalar
sizin geçmişinize yönelik. Geçmişiniz, bugün hayatınızda nasıl
bir rol oynuyor?
Herkes gibi, benim de kendime ait bir geçmişi gösteren aynam var,
ama onu pek kullandığımı söyleyemem... Arada sırada bir göz
atıyorum sadece. "Buffalo Springfield Again" gibi bir parça,
birkaç kelimeyle bütün tarihi, bütün hikayeyi anlatıyor. Benim
açımdan, gerçekten de öyle gelişti her şey. Bütün Buffalo
Springfield macerası zihnimde yeniden canlandığında, ben evimde
sakin sakin oturuyordum. Tamı tamına üç dakikamı -şarkının
kendi süresi- aldı ve sonra başka bir şeye geçtim. Oldukça
idmanlı olan hafızam, geçmişe yönelik uzun "kaydırmalar"
şeklinde değil de, spot spot çalışır genellikle. Anılar oldukça
seyrek ziyaretime gelir: Evin kapısının eşiğinde duran dostlar
gibidirler, onlarla olan konuşmalar coşkulu, kısa ve sıcaktır.
Daha fazla eklemenin alemi yok. Onların ve benim, artık kanıtlayacağımız
bir şey yok. Geçmiş, sizin içinden geçtiğiniz ve zamanın
harabeye çevirdiği bir şehir gibidir. Onu yeniden bulmaya çalışarak
enerjinizi israf edip durabilirsiniz: Asla gözlerinizin önünde,
yoktan yeniden varolmayacaktır. Ama zihniniz, bu şehrin görüntülerini
ve planlarını kaydetmiştir: Muhayyilenizde tekrar oraya dönmeniz
için size yardımcı olacaktır.
Yine de, son yıllarda, bugüne kadarki
yaptıklarınızla ilgili bir antolojik çalışma hazırlamak amacıyla
geçmişinize fazlasıyla daldınız. Bu box-set bu sene içinde yayınlanacak
galiba...
Doğru, ama bu çalışmaya hayranlara tablonun tamamını gösterme
fikriyle giriştim: Karanlıkta kalan bölgeler, gizli kalmış güzellikler
ve hatalar da. Ortaya bir anıt çıkarmak değil, hiçbir şeyi
ekleyip çıkarmadan, neredeyse objektif tam bir portre oluşturmak
istiyorum. Şimdi bu albüm dizisi tamamlandığı ve nihayet çıkmak
üzere olduğu için, aynı zamanda hem mutluluk hem de hayal kırıklığı
hissediyorum. En iyi, en üstün teknolojiden faydalanmış olmayı
isterdim, bunu gizlemiyorum. DVD'nin görüntüde sunduğu gibi bir
ses imkanı icat edilebileceğini düşünüyordum. Ama onun yerine,
oyuncak gibi sound veren CD çağına çakılıp kaldık. 1982'den
bu yana dijital çağda herhangi bir değişiklik olmamasını
aptalca buluyorum. MP3 karşısında saçlarını başlarını
yolacaklarına, bu konuya kafalarını yorsunlar plak şirketleri.
Ama onların denkleminde kalite gittikçe eksilen bir unsur.
Bugün müziğinizde, eskiden olmadığı
kadar duygusal bir boyut var...
Aşk her birinin içinde. Öylece, kendiliğinden çıktı.
"Silver & Gold" daha çok, sizi rahatlatan, kendinizi
iyi hissetmenizi sağlayan temel parçaların bir koleksiyonu. Kayıtları
yaparken benim en çok hoşuma giden, hiçbir şeyin cesaret kırıcı
olmaması oldu. Benim anladığım anlamda, müzik, insanları
etkilemek, büyülemek için değildir. Bu albümde hiçbir şey tam
olarak kusursuz değil, ama hepsi eşsiz. Yer yer oldukça gevşek,
hatta bazı küçük hatalar bile var. Ama her şeyi olduğu gibi bıraktım,
bütüne zarar vermiyordu.
Otuz yılı aşkın kariyerinizde çok çeşitli
müzikal tonlar kullandınız: rock, folk, senfonik, newwave... Her
albümde oyunun kuralları değişiyor mu?
Albüm yapma konusunda, az sayıda da olsa, bazı ortak kurallar
vardır. Benimle birlikte çalışanlar onları bilir. Birincisi,
kayıt yapmayı asla kesmeyiz. Çaldığımız şeyin değeri ne
olursa olsun, her zaman bir makine mutlaka döner, şarkılar esnasındaki
konuşmalarımız, şarkıları yorumlayışlarımız, hepsi
kaydedilir. İkinci kural, olmadığı gayet belli olan bir parçaya
çullanmamaktır. Mayonez çok çabuk tutmalıdır. Mizaç olarak
sabırsız olduğumu sanmıyorum, ama soluk alıp vermediklerini işittiğim
andan itibaren bir şeyden ayrılmayı beceririm. Her notanın arkasında
illa bir fırtına beklemem, basit bir soluk, küçük bir üfleme
bana yeter. Eğer o da yoksa, ölümü görürüm ve başka bir şeye
geçerim... İşte bu nedenle stüdyoya hep bir sepet dolusu şarkıyla
gelirim; bunlardan bazılarının şoka dayanmayacağını bilirim.
Hatta eski stokları karıştırdığım da çok olur, bu albümdeki
"Razor Love" gibi mesela... Zaman zaman bu tür yol değiştirmeler,
ara sokaklara sapmalar işe yarıyor.
İlk başladığınız zamanlardan bu yana,
müzikle ilişkinizde büyük değişiklikler oldu mu?
Temelde sanmıyorum. Bana kılavuzluk eden o. Kokuları yakalaya
yakalaya, onların izini süren, biraz tesadüflere göre ilerleyen
başıboş bir köpek gibiyim. Müziğin özüne mümkün olduğunca
uzun yapışık kalmak için benim kendimce bulduğum yol bu. David
Briggs de (uzun yıllar Young'ın prodüktörüydü) aynı şekilde
hissederdi. Ölümü beni çok değerli bir dostluktan mahrum bıraktı.
Ona yeni şarkılar götürdüğümde, anında özünü kavrardı,
iki günde albüm kaydına girişir ve besteleri bütün
tazelikleri, kendiliğindelikleri içinde yakalardık. Hakiki bir müzikal
fışkırmayı o benden daha iyi görürdü. David'in varlığını
hâlâ hissediyorum, hâlâ benimle konuşuyor. Geçenlerde bana şöyle
dedi: "Dert etme. Kendine açtığın hareket alanında,
yapabileceğin her şeyi yaptın. Bundan böyle yapabileceğin tek
şey, kendi döngülerini takip edip fuzuli şeyleri eleyerek müziğinin
kalbine en yakın yerde durmaya çalışmak." Haklı olduğunu
sanıyorum: Bundan sonra artık sınırlarımı yıkacak halim yok.
Müziğimin artık doğal olarak birbirini takip eden mevsimleri
var. Aynı şeylerin etrafında dönüp durmaktan o kadar
korkmuyorum: Birbirinin tıpatıp aynısı iki ilkbahar ya da iki
yaz görmedim hiç.
Şu ya da bu biçimde ilerleme kaydetmek
gibi bir derdiniz var mı?
"Silver & Gold"un güzergahımda bir ilerleme olup
olmadığını söyleyebilecek durumda değilim. Şarkıların
kalitesi, dinleyici karşısında sağlam bir şekilde ayakta
durabilme yetenekleri bana rahat rahat yetiyor. Bu arada, son
zamanlarda çok fazla klasik müzik dinledim ve bu müziğin yapılanması
konusuna ciddi ciddi kafa yordum. Melodik gücümü koruyarak yapı
çalışmasında çok daha ileri gidebilmeyi isterdim. Müziği saf
olarak akademik bir açıdan değerlendirirsek, daha öğrenecek çok
şeyim var. Buna karşılık, "hissiyat" açısındansa,
hoşlandığım, sevdiğim şeyi yapmakla yetiniyorum, sezgilerimle
ilerliyorum. "Silver & Gold"da aynı şarkıları çok
daha sert versiyonlarda kaydedebilirdik. Ama aynı albüm olmazdı,
ki benim istediğim de o değildi.
İlhamın yok olmaması, kaynakların tükenmemesi
zaman zaman sizi şaşırtmıyor mu?
Yıllar geçtikçe, müzisyen olduğuma daha çok şükrediyorum. Bu
mesleği ciddiye alıyorum, ona her zaman aynı saygıyı göstermeye
çalışıyorum. Nereye gidersem gideyim, elimi sürmesem bile enstrümanlarımı
götürmeyi önemsiyorum. Bir otele gittiğimde, orada bir piyano ve
gitar bulunması hoşuma gidiyor. İki günden beri burada, New
York'tayım, piyanoda iki-üç notadan fazla çalmamışımdır. Ama
o notalar önemliydi, duymak istediklerimdi. Müzik her zaman elimin
altında. Beni bir songwriter yapan şeyle bağımı kesmek
istemiyorum. Sonra, önemli olan, hiçbir şeyi zorlamamak, iç
ritminle uyumu korumak: Üç ay boyunca hiçbir şey olmayabilir,
sonra, iki gün içinde, dört şarkı birden aklıma gelebilir. Her
şey hayatta nelerin olup bittiğine bağlı. Yaratmanın
mekanizmalarının neler olduğunu kesinlikle bilmiyorum. Zaman
zaman bilinçaltıma bağlandığımı ve sözcüklerle notaların
oradan sel gibi aktığını nasıl açıklayabilirim ki? Verecek
bir cevabım yok.
Yani müzik yapmadığınız dönemler de
oluyor hayatınızda...
Evet, hatta o dönemlerin çoğunlukta olduğunu da söyleyebilirim.
Örneğin, son zamanlarda, şarkılarımla pek uğraşmadım. Aile
hayatım, insan olarak hayatım, bir gündelik hayatım var. Müzik
hep zihnimin bir köşesinde durur, her an oraya gidebilirim. Ama
ortadan yok olduğu, tablodan çıktığı da olur. Belki de bıkkınlık,
bezginlik duymamam sayesindedir. Hayatlarında müzikten başka bir
şey olmayanlar, eninde sonunda, kendilerini bir köşeye kıstırılmış
hissetmeye başlıyorlar: Öyle baskılara maruz kalıyorlar ki,
dizginler ellerinden kaçıyor. İnsanın iki varoluşunun olmasını
çok sağlıklı buluyorum.
"Silver & Gold" gibi bir albümle,
bugün belli bir müzik geleneğinin parçası olduğunuzu söyleyebilir
misiniz?
Dün akşam, Duck Dunn'la (Booker T. & The MG's'in eski basçısı)
tam da köklerimizden bahsediyorduk. Bu vesileyle, ikimiz de çocukluğumuzda
Jimmy Reed'in müziğiyle büyüdüğümüzü fark ettik. Bunu aydınlığa
kavuşturmak için bunca zamanın geçmesi gerekmiş... Reed bütün
parazitlerden arınmış, o kadar bakir bir zihinle blues çalıp söylerdi
ki, hiçbir düşüncesi yokmuş gibi gelebilirdi: Kelimenin ilk ve
soylu anlamıyla, harika bir budala. Çalardı ve bütün sesler doğru
çıkardı. Duck ve benim gibi insanlar müzikal geleneğin uzantısı
olmaya çalışıyoruz. Doğruluk ısmarlama olamaz. Ama en azından
ortaya çıkması için ona biraz şans tanınabilir. En iyisi, ilk
kaynağın, şarkıların kendilerinin mümkün olduğunca yakınında
durmaktır. Benimle birlikte çalışanlar, geri kalan her şeyin
ikinci planda geldiğini bilirler. Kendi müziğimin pezevengi olmak
istemiyorum. Örneğin, şarkı repertuarımda, artık benim için
hiçbir anlam taşımayan şarkılar var, onlar devirlerini tamamladılar.
Ben de onları bir daha çalmam, elinde çek defteriyle bir
televizyon programı yapımcısı diz çöküp ayaklarıma kapansa
dahi çalmam. Televizyon, müziğin hakikaten ne olduğu hakkında
insanların fikir sahibi olmadığı bir dünya. Tam bir kültür çatışması:
Asla aynı dili konuşamazsınız. Gayet ciddi, hiç şaka yapmadan,
bir dolu kameranın karşısına geçip playback yaparak kendinizi
maskaraya çevirmenizi teklif edebilirler, sonra da niçin defolup
gitmelerini istediğinizi bir türlü anlayamazlar...
Müziğin bugünkü halinin, gördüğü
muamelenin sizi etkilediği olmuyor mu?
Mümkün olduğunca, çekilmez ortamlarda bulunmamaya çalışıyorum.
Televizyon prodüktörleriyle aramda en ufak bir bağ hissetmiyorum:
Kendi köşemde kalıp şarkılarımı cilalamayı tercih ediyorum.
Müziği aşağılayan ve ona zarar veren bu şeyler içinde hoşlandığım
hiçbir şey yok, dolayısıyla kendiliğimden uzak duruyorum. O açıdan
verecek bir enerjim, harcayacak gücüm yok. Bazıları bütün
bunları çok fazla ciddiye aldığımı düşünüyor ve bu da
onların canını sıkıyor. Ama bu saatten sonra beni değiştirecek
değiller ya. Ayrıca kimsenin kendi oyuncağıyla eğlenmesini de
engellemiyorum.
Biraz önce söz ettiğiniz doğruluk
niteliğini günümüzdeki hangi müzisyenlerde buluyorsunuz?
Arzu ettiğim kadar çok müzik dinleyemiyorum. Daha çok tesadüf
eseri radyodan duyduğum şeyler var. Kızımla beraber arabayla eve
dönerken, o bir radyo istasyonundan diğerine geçip eğleniyor...
Beck'i çok beğeniyorum, ama sık sık JJ Cale gibi eski ahbaplara
dönüyorum. Çoğu zaman, doğanın seslerine, çiftliğimde her gün
kendini yeniden icat eden o senfoniye kendimi açıyorum. Bütün
herşeyde müzik var. Bu kadar doğrudan ve bu kadar canlı başka
bir şey tanımıyorum.
Rolldergi'den alınmıştır
muskaposta@yahoo.com
|
|